28 Nisan 2015 Salı

Tekrarlayan şişlikler tehlike sinyali olabilir!

Kolda, bacakta, yüzde şişlikler oluyor ve tanısı çok zor koyulabiliyor. Bu hastalığa ve belirtilerine dikkat!

Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Başhekim Yardımcısı, Alerji ve İmmünoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Gülbahar, "hereditör anjioödem"in (HA) nadir rastlanan kalıtsal hastalık olduğunu belirterek, "Yakın zaman önce yapılan çalışmada hastaların tanı almadan önce bu yakınmaları için ortalama 5 farklı hekimi ziyaret ettikleri saptandı. Tanı almamış HA hastalarında ölüm riski, tanı almış hastalardan 30 kat daha yüksektir" dedi.

Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Herediter Anjioödem Çalışma Grubu Kurucu Başkanı Gülbahar, HA'nın sıklıkla kol, bacak, yüz, ağız, bağırsak, cinsel organ ve üst hava yollarında şişliklerle ortaya çıktığını söyledi.

KARIN AĞRISINA NEDEN OLABİLİYOR

Bağırsak duvarındaki şişliklerin çok şiddetli karın ağrısına neden olduğunu, bu nedenle tanı almamış hastaların gereksiz yere ameliyat edilebildiğine dikkati çeken Gülbahar, "Hereditör anjioödem', nadir rastlanılan kalıtsal bir hastalıktır. Üst hava yollarındaki şişlik özellikle 'larinks ödemi' ise ölüme yol açabilir. Tanı almamış hastaların dörtte biri de larinks ödemi nedeniyle hayatlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya" ifadesini kullandı.

Dünyadaki her 10 bin ila 50 bin kişiden birinin bu hastalığa yakalandığını, Türkiye'de en az bin 500 HA hastası bulunduğunu düşündüklerini anlatan Gülbahar, teşhis konulmuş hasta sayısının 420 civarında olduğu bilgisini paylaştı.

Türkiye'deki hastaların büyük çoğunluğunun teşhis konulmasını beklediğine işaret eden Gülbahar, anjioödem ataklarının alerjik hastalıklarla ya da "Ailevi Akdeniz Ateşi" ile karıştırıldığını dile getirdi.

"EN AZ 5 DOKTOR GEZİYORLAR"

"1970'lerin sonunda ABD'de şikayetlerin başlamasıyla tanının konulması arasında geçen süre 22 yıldı" diyen Gülbahar, şunları kaydetti:

"Avrupa'da bu süre hala ortalama 8,5 yıl. Yakın zaman önce yapılan bir çalışmada hastaların tanı almadan önce bu yakınmaları için ortalama 5 farklı hekimi ziyaret ettikleri saptandı. Ülkemizde ise tanı, klinik tablo ortaya çıktıktan ortalama 26 yıl sonra konabilmektedir. Bu durumun önde gelen nedeni hastalığın oldukça nadir görülmesi olabilir. Pek çok hekim, kariyeri boyunca hiçbir HA hastası görmeyebilir. Bu konunun diğer sebebi, pek çok tıp fakültesinde hastalığın anlatılmıyor olması."

GEREKSİZ AMELİYATLAR YAPILIYOR

Hastalığın önde gelen belirtilerinin el, kol, yüz ve genital bölgede tekrarlayan şişlikler olduğunu, atakların geçici işlev kaybına yol açabildiğini, karın ağrısı, bulantı ve kusmanın da belirtilere eşlik edebileceğini belirten Gülbahar, ataklara sıklıkla gereksiz ameliyatlarla müdahalede bulunulduğunu kaydetti.

TEŞHİS KOYULMAYAN HASTALARIN BİR KISMI AMELİYAT EDİLMİŞ OLUYOR

Teşhis konulmamış hastaların üçte birinin gereksiz ameliyat edildiğini belirlediklerini vurgulayan Gülbahar, "Atakların yüzde 1'inden azına solunum yolundaki şişlik eşlik edebilir. HA'lı hastaların en az yarısı, hayatlarında bir defa bu şekilde atak yaşayabilir. HA'de en korkulan atak şekli budur çünkü henüz tanı almamış hastaların yüzde 25 veya 30'u bu atak sırasında hayatını kaybedebilmektedir. Tanı almamış HA hastalarında ölüm riski, tanı almış hastalardan 30 kat daha yüksektir" bilgisini paylaştı.

HA belirtilerinin sıklıkla çocukluk çağlarında başladığına dikkati çeken Gülbahar, ergenlikle atak sıklığı ve şiddetinin arttığını, bir kez başladıktan sonra ömür boyu sürdüğünü aktardı.

Hastaların genellikle çocukluklarından beri HA ile mücadele ettikleri için özellikle el-kol gibi deri bölgesini etkileyen rahatsızlıklarda doktora başvurmama eğiliminde olduklarını anlatan Gülbahar, "Karın ağrısı ve solunum yolu atakları oldukça ciddidir ve hastane ortamında tedaviyi gerektirir" dedi.

16 MAYIS DÜNYA HA GÜNÜ

Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Herediter Anjioödem Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Nihal Mete Gökmen de 16 Mayıs'ın dünyada "HA Günü" olarak kutlandığını söyledi.

sağlık bakanlığı ve Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği iş birliğiyle "Gezici Herediter Anjioödem Okulu Projesi"ni hayata geçirdiklerini belirten Gökmen, 15 Mayıs'ta gezici okulun Şanlıurfa'ya gideceğini, ikinci durağının da Gaziantep olacağını dile getirdi. Gökmen, il il gezerek hastalığı hekimlere anlatacaklarını sözlerine ekledi.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Bebeğine kıyamayınca...

Merve öğretmenin bir karar vermesi gerekiyordu. Gebeliği riskli ilerliyordu ve bebeğinin böbreğinde sorun bulundu. 'Gebeliği sonlandıralım, zaten ölecek' önerisini ise kabul etmedi ve çok riskli bir ameliyatı göze aldı. Ameliyat başarılı oldu, ailenin ve doktorların yüzü güldü.


Konya'da yaşayan ve öğretmen olan Merve Selamoğlu, karnındaki bebeğin böbreklerinde sorun bulunması nedeniyle yapılan "Gebeliği sonlandıralım, zaten ölecek" önerisini kabul etmedi. Bebek 17 haftalık ve 250 gramken, nadir yapılan bir ameliyatla yaşatıldı.

Bir yıl önce evlenen öğretmen Merve (25) ile Serdar Selamoğlu (25) çifti, bebekleri olacağını öğrendiklerinde büyük mutluluk yaşadı. Ancak çiftin bu mutluluğu, bebeklerinin böbreklerinde sıkıntı olduğu haberiyle yarım kaldı. Çifte, bebeğin idrar torbasının şişmesi, böbreklerinde genişleme görülmesi ve etrafındaki suyun azalması nedeniyle "Gebeliği sonlandıralım, zaten ölecek" önerisinde bulunuldu. Merve öğretmen, eşinin de desteğiyle bu öneriyi kabul etmedi.



Yaptıkları araştırmada, bu tür bebeklere anne karnında müdahale edilebildiğini öğrenen çift, vakit kaybetmeden Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Acar'a başvurdu. Acar ve ekibinin gerçekleştirdiği operasyonla, 17 haftalık ve 250 gram ağırlığındaki bebek, idrar torbası ile sıvı etrafındaki bölgeye yerleştirilen şantla böbrekleri rahatlatılarak yaşatıldı.

"İNŞALLAH MEYVESİ GÜZEL OLACAK"

Merve Selamoğlu, bebeklerinin böbreklerindeki sıkıntıyı öğrendikleri günden bu yana çok zor günler yaşadıklarını söyledi. Gebeliğin sonlandırılması fikrine ilk günden bu yana hiç sıcak bakmadığını belirten Selamoğlu, bu nedenle tedavi yöntemini seçtiğini dile getirdi.

Psikolojik anlamda yıpransalar da ümitlerini hiç kaybetmediklerini vurgulayan Selamoğlu, "İnşallah meyvesi güzel olacak. Bebeğimizi kurtarmak adına bir şeyler yaptık. Vicdanımız rahat. Sonuç inşallah iyi olur. Evladımızı kucağımıza alacağımız günü sabırsızlıkla bekliyoruz" diye konuştu.

Selamoğlu, zorlu günleri eşinin desteğiyle atlatmaya çalıştığını bildirdi.



"NADİR YAPILAN BİR AMELİYAT"

Prof. Dr. Acar, genellikle böbrek rahatsızlığı bulunan bebeklerde, gebeliğin sonlandırıldığını aktardı.

Bu bebeklerin ya anne karnında ya da doğduktan sonra böbrek yetmezliğinden öldüğünü anlatan Acar, şöyle devam etti:

"Anne, gebeliğin devam etmesini istiyordu. Biz de 17 haftalık olan 250 gramlık bebeğin, böbreğine yerleştirdiğimiz şantla yaşamasını sağladık. Şantın bir ucu çocuğun idrar torbasında kalacak şekilde, diğer ucu da karnın dışında, rahmin etrafındaki boşluğa yerleştirdik. Bu sayede böbrekte idrar birikmeden anne karnındaki sıvıyı oluşturmuş olduk. Çocuğun yaşamasını sağlayan bu sıvı oldukça önemli. Gebelik şu an iyi gidiyor. İşlemi yapmamış olsaydık 4,5 aylık bebeği kaybedecektik."

Acar, bu bebeklere müdahale edildiğinde dahi yaşama şansının yaklaşık yüzde 50 olduğunu kaydetti.

(hürriyet.com.tr)

"Evde doğum çok tehlikeli"

Özgü Namal'ın evde 'hipnozla doğum' yapması üzerine herkes bu yöntemi merak etmeye başladı. Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Tıp Fakültesi Perinatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Selçuk Özden, hipnozla doğumun alternatif yöntem gibi sunulmasının yanlış olduğunu belirterek, "Hipnoz, ağrısız doğum gibi algılanmamalı yani hipnozla ameliyat yapılmaz, cerrahi kesinin ağrısı giderilemez, böyle bir şey yok. Bunlar güncel tıp bilimine uygun değil" dedi.


"EVDE DOĞUM ÇOK TEHLİKELİ"

Özden, evde doğumun hem anne hem de bebek için çok tehlikeli olduğunu, kesinlikle yapılmaması gerektiğini söyledi.

Doğumun hastane ortamında yapılmasının en sağlıklı yöntem olduğunu vurgulayan Özden, "Sağlıklı doğum için kan desteği, yardımcı personel ve steril ortam lazım. Evde bu koşulları sağlamak kolay değil. Doğum sırasında hasta litrelerce kan kaybedip, şoka girebilir. Ölümüne kadar giden sonuca ulaşabilir. Bu tür vakalara ev koşullarında müdahale edebilmek, hastaneye yetiştirmek mümkün dahi olmaz" diye konuştu.

"EVDE DOĞUM ÖZENDİRİLMEMELİ"

Özden, anne ve bebek açısından hastane ortamında yapılmayan doğumun özendirilmemesi gerektiğine işaret etti.

"BEBEK VE ANNE ÖLÜMLERİ GELİŞMİŞLİK SEVİYESİNİ GÖSTERİR"

"Bebek veya anne ölümleri bir ülkenin gelişmişlik seviyesini gösterir" diyen Özden, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Evde doğum insanlara özendirilirse ve önlenebilir nedenlere bağlı ölümler olursa bu, hepimizi üzer. Hipnoz, ağrısız doğum gibi algılanmamalı yani hipnozla ameliyat yapılmaz, cerrahi kesinin ağrısı giderilemez, böyle bir şey yok. Bunlar güncel tıp bilimine uygun değil. Bunu iddia edenler var ama ağrı kontrolünü anestezi uzmanları yapar. Bu nedenle hipnozla doğumun alternatif olarak sunulması doğru değil. Hastanın yanında refakatçinin olması, sağlık personelinin telkinde bulunması hastayı rahatlatır, ağrı hissini azaltır ve paniğini geçirir."

Özden, Türkiye'de anne ölümlerinin önlenmesi konusunda dünya standartlarının yakalandığını, ölümleri arttıracak yöntemlere yönelinmemesi gerektiği uyarısında bulundu.


Özgü Namal ve oğlu Nefes

"HİPNOZUN TIBBİ ALTYAPISI YOK"

SAÜ Tıp Fakültesi Anesteziyoloji Reanimasyon Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ali Fuat Erdem de hipnozun tıbbi altyapısının bulunmadığını ve bu yöntemle doğuma olumlu bakmadığını dile getirdi.

Bazı ünlülerin evinde hipnozla doğum yaptığına işaret eden Erdem, "İnsanlar, ağrıdan çekiniyorlarsa pozitif tıbbın öngördüğü doğumları tercih etsin. Hipnoz yerine pozitif bilimin önem verdiği anesteziyi bölgesel veya genel şekilde uygulamanın daha doğru olduğuna inanıyorum. Doğum anı ağrılı bir süreç. Ağrısız doğum yöntemlerimiz var. Anestezistler, ağrısız doğum yaptırıyor" ifadesini kullandı.

(hürriyet.com.tr)

24 Nisan 2015 Cuma

Evde doğum enfeksiyon riskini artırıyor

Uzmanlar, son günlerin yeni trendi 'Evde Doğum' modasının enfeksiyon riskini de beraberinde getirdiğini söyleyerek "ev güvenli değil" diyorlar.

Ünlü oyuncu Özgü Namal'ın geçtiğimiz hafta içinde oğlu Nefes'i hipnoz yöntemiyle evinde dünyaya getirmesiyle konu gündeme gelmiş, anne adayları kadar tıp dünyasında da bu doğum yöntemi tartışılır hale gelmişti.  

Son yıllarda yurt dışında başlayan, ülkemizde de özellikle sosoyete arasında hızla yaygınlaşan evde doğum modasının temelinde "Ev-Sığınak-Güven" bilinçaltı kodlamasının yattığını vurgulayan uzmanlar, buna karşın güven ararken steril olmayan ev ortamlarında enfeksiyon riskinin de beraberinde geldiğinin altını çiziyorlar.

Helpa Akademi Kurucusu Klinik Psikolog Gülşah Sam Orhan da, doğumun altında güven duygusunun yattığını belirterek, steril ortamdan uzak kalmanın sakıncalarına da dikkat çekiyor. Ve ekliyor: "Evde doğum özellikle sosyete arasında hızla yayılıyor. Ancak hipnodoğum veya doğum koçundan yardım alarak hastanede güvenli ellerde doğum, en doğrusu" diyor.

Doğumlarda sezaryanın pek çok kişiyi ameliyat psikolojisine sokarak, doğumdan korktuğunu, sancı korkusunun sezaryene, ameliyat korkusunun evde doğuma yönlendirebildiğini vurgulayan Psikolog Gülşah Sam Orhan, buna karşın geçmişte ninelerimizin "Tarlada doğurur, sonra işine devam eder" mantığının günümüz şartlarında geçerli olmadığının da altını çiziyor.

Uzun süredir hipnodoğum ve doğum koçluğu hizmeti veren Klinik Psikolog Gülşah Sam Orhan, evde doğum modasının önümüzdeki günlerde çok sayıda kişi tarafından tercih edileceğini tahmin ettiklerini, bunun altında yatan en önemli sebeplerden birininde doğum yapacak olan annelerin genellikle ameliyat odalarını "Ölüm soğukluğu"na benzetmelerinden kaynaklandığını vurguluyor.

"Burada zihnimizin bizi korkulara itmesinin en büyük sebeplerinden biri "Anesteziden uyanamama" korkusudur. Kişiler anestezi altına girdiklerinde kontrollerini kaybedeceklerini ve bir daha uyanamayacaklarını düşünürler" diyen Orhan, ev ortamının bu tarzda düşünenlere daha güvenli geldiğini de söyleyerek; "Bu nedenle yurt dışında çok sayıda kadın bu güvenli ortamın bebek ve anne sağlığı açısından daha iyi olacağını düşünerek evde doğuma yöneliyor. Ancak hijyen olmadan doğum anında ölen kadınların hikayeleri azımsanmayacak kadar çok" diyor.

Bunların en büyük sorumlusunun doğumların işi ehli olmayan kişilerce yapılmasından dolayı doğum anında ve sonrasında annenin enfeksiyonlara açık hale geldiğini, hatta bazen bu enfeksiyonların hayatı tehdit edici noktalara ulaştığını vurgulayan Psikolog Gülşah Sam, doğumun sezaryen veya normal doğum olmasına bakılmaksızın hastanenin steril ortamında yapılması durumunda, bu tarz komplikasyonların engellenebileceğinin önemine değiniyor.

Hastanede korkusuz doğumun hipnodoğum ve doğum koçluğu olmak üzere iki yolu olduğunun vurgusunu da yapan Gülşah Sam, konuyla ilgili yaptığı açıklamasında: "Hipnodoğum kişinin bilinçaltı kodlamalarını silme tekniğiyle doğum korkusundan arınarak doğuma girmesidir. Bu teknik ameliyat korkusu olan bireylerde de rahatça kullanılır. Size güç ve motivasyon veren bir doğum koçunuzun olması ise her zaman kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Doğum koçunuz doğumda ve sonrasında emzirmeyi de kapsayan süreçte annenin yanında olacak ve kendisine yapması gerekenleri öğretecek. Böylece anne, doğum stresine girmeden rahat bir doğum geçirebilecek."

milliyet.com.tr

Tüp bebek tedavisinde yeni yöntem

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Özörnek, vücudun bebeği daha kolay kabul etmesini sağlayan serumun tüp bebek tedavisinde başarıyı artırdığını söyledi.


Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Hakan Özörnek, bağışıklık sistemini dengeleyerek vücudun bebeği daha kolay kabul etmesini sağlayan serumun tüp bebek tedavisinde başarıyı artırdığını söyledi.

Özörnek, düzenlediği basın toplantısında, tüp bebek tedavisinde uygulanan yeni yöntemlerle ilgili bilgi verdi.

Kadınların belirli bir yumurta rezervine sahip olmaları nedeniyle çocuk sahibi olma işini yaşları ilerlemeden halletmesi gerektiğinin altını çizen Özörnek, "Kadınlar eğitim, kariyer derken 40'lı yaşlarda ilk çocuklarını düşünmeye başlıyor. Bu artık sık karşılaşılan bir durum" dedi.

Özörnek, tedavide son yıllarda uygulanmaya başlanan "doğal tüp bebek" ile tek bir iğneyle yumurta toplandığını ve yan etkisinin bulunmadığını kaydederek, embriyoların dondurulmasında kullanılan yeni teknolojilerle de artık daha olumlu sonuçlar alındığını bildirdi.

Bu teknikle dondurulan yumurtaların yüzde 98'inin başarıyla kullanıldığını anlatan Özörnek, "Yeni tekniklerle artık donmuş embriyo ile donmamış arasında fark yok. Bu bir ilerleme. Dondurma işlemi elektrik de gerektirmiyor çünkü fıçılarda saklanıyor" bilgisini aktardı.

Gen teknolojisindeki gelişmelerle ilgili de bilgi aktaran Özörnek, "Artık embriyo hücresindeki tüm kromozomlara bakılabiliyor. Embriyo anne rahmine yerleştirilmeden genetik olarak tüm kromozomları inceleme şansımız var. Gebe kalınamayan durumlarda, tekrarlayan başarısızlıklarda ve ilerleyen yaşlarda bu genetik tanılardan yararlanılabiliyor" şeklinde konuştu.

İntralipid serumlar

Tüp bebek tedavisinde başarı şansını artıran "intralipid serum"la ilgili de bilgi veren Özörnek, gebelikte bağışıklık sisteminin büyük önem taşıdığını, tekrarlayan tüp bebek başarısızlıklarında bağışıklık sistemini güçlendiren serumların kullanılmaya başlandığını bildirdi.

Özörnek, "Bağışıklık sistemini dengeleyerek vücudun bebeği daha kolay kabul etmesini sağlayan serum tüp bebek tedavisinde başarıyı artırıyor" dedi.

(pembenar.com.tr)

Sütü kesilen anne bebeğini yeniden emzirebilir

"Relaktasyon" yöntemi ile sütü kesilen annelerin yeniden emzirebileceğini belirtildi.


Sağlık Bakanlığı anne sütü denetimcisi Öztürk, bebeğin süt kanallarını uyarması ile yeniden süt üretimine olanak sağlayan "Relaktasyon" yöntemi ile sütü kesilen annelerin yeniden emzirebileceğini belirtti.

Dr. Sami Ulus Kadın Doğum Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları eğitim ve Araştırma Hastanesinde hemşire olarak görev yapan sağlık Bakanlığı anne sütü denetimcisi Seval Öztürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, doğum sonrası anne ve bebek buluşmasının hemen olmasının ve tensel temasın önemine işaret etti.

Çabalara rağmen anne sütünün kesilebildiğini aktaran Öztürk, "Annenin çeşitli nedenlere bağlı yaşadığı stres de sütün kesilmesine neden olan etkenlerden biridir. Yeni doğum yapan annelerin en büyük korkularından biri de strese bağlı sütün kesilmesidir" dedi.

Öztürk, bu tür talihsizlikler yaşayan annelerin sütünün tekrar oluşturulmasının artık mümkün olduğunu, bunun için "Relaktasyon" adı verilen yönteme başvurulduğunu belirterek, şu bilgileri aktardı:

"Sütü kesilen annenin bebeğini yeniden emzirebilmesi mümkün. Ama bunun için uzmanların tavsiyesine harfiyen uyması, işbirliği yapması ve sabırlı davranması gerekiyor. Aslında yöntemle bebeği annenin göğsünü emmesi için kandırıyoruz. Silikon beslenme sondasını annesinin göğüs ucuna bağlıyoruz. Enjektörle üstten mama veriyoruz. Bebek sütün annesinin göğsünden geldiğini sanarak emmeye başlıyor. Böylece süt kanalları uyarılıyor ve yeniden süt üretimi başlıyor. Bunu 1 hafta süreyle bebeğin beslenmesi gereken her 3 saatte bir tekrarlıyoruz. 2-3 gün sonra damla damla, 3'üncü gün sonunda her iki göğüsten süt gelmeye başlıyor. Bir hafta, 10 gün içinde her şey normale dönüyor."

Bu yöntemle sütü kesildikten sonra bebeğini tekrar emzirmeye başlayan çok sayıda anne olduğunu kaydeden Öztürk, bu tür sorun yaşayan annelerin umutsuzluğa kapılmamaları gerektiğini vurguladı.

(miliyet.com.tr)

Menopozu işaret eden 10 belirti

Bu belirtileri göz ardı etmeyin. İşte menopozun eşiğinde olduğunuzu gösteren 10 belirti...



Menopoz öncesinde bazı belirtiler yaşanır ve bunlar vücudun alarm sinyalleridir. İşte menopozun bilmeniz gereken belirtileri...

Sıcak basması
Duygusal değişimler
Göğüs ağrısı
Hamile kalmada sorun yaşama
Kilo değişimleri
Libidonun düşmesi
Düzensiz adet görme
Vajinal kuruluk
Eklem ağrıları
İdrar yolu enfeksiyonları

Kocasına alerjisi var!

28 yaşındaki kadının hastalığı duyanları şok ediyor. Oldukça garip gelse de 28 yaşındaki kadının kocasının tükürüğüne karşı olan alerjisi nedeniyle öpüşemiyor.


Daily Mail'in haberine göre İngiliz 28 yaşındaki Kerrie Armitage'ın suya karşı alerjisi var. vücudunun herhangi bir yerine su desdiğinde( içmeyle ilgili sorunu yok) reaksiyon gösteriyor.

2 yıl önce yağmura yakalandığında vücudunda yaralar çıkmasıyla teşhisi konan hastalık sebebiyle Kerrie, kocasıyla da öpüşemiyor. Eşinin tükürüğünün de hastalığını tetiklediği Kerrie, öpüştüğünde veya başka bir şekilde vücuduna su değdiğinde kurdeşen döküyor ve dayanılmaz bir ağrı yaşıyor.

4 yıldır kocasıyla öpüşemediğini belirten Kerrie, " Eşim Peter'in dudakları ıslak olduğundan öpüşemiyoruz. Ancak iyice kuruladıktan sonra dudağıma ufak bir öpücük kondurabiliyor. Her seferinde vücudum tepki vermiyor. Ancak reaksiyon gösterdiğinde öyle çok canım yanıyor ki çoğu zaman bu riski alamıyoruz" dedi.

Ağlamasının bile yasak olduğu Kerrie ve ailesi için hayat çok zor olsa da bununla yaşamayı öğrenmiş.

Banyo yapmanın bile işkenceye döndüğü Kerrie, sıcak suyun reaksiyonu azalttığını keşfetmiş. 10 dakikadan fazla banyoda kalamayan Kerrie, "Su vücut sıcaklığıma ne kadar yakınsa o kadar hızlı tepki gösteriyorum. Nefes alamıyorum ve hayat işkenceye dönüyor. Bu nedenle çok sıcak suyla yıkanmaya çalışıyorum. Çünkü soğuk suyu içmekte bile zorlanıyorum" diyor.
(kaynak:pembenar.com.tr)


22 Nisan 2015 Çarşamba

Evde doğumun sakıncaları

Uzmanlar Özge Namal ile gündeme gelen son günlerin trendi evde doğumun altında güven duygusunun yattığını belirtirken steril ortamdan uzak kalmanın sakıncasına da dikkati çekiyorlar

Helpa Akademi kurucusu Klinik Psikolog Gülşah Sam Orhan:
 
“Evde doğum özellikle sosyete arasında hızla yayılıyor. Ancak hipnodoğum veya doğum koçundan yardım alarak Hastanede güvenli ellerde doğum, en doğrusu"
 
Son dönemde yurt dışında başlayan, ülkemizde de özellikle sosyete arasında hızla yaygınlaşan evde doğum modasının temelinde “ev=sığınak=güven” bilinçaltı kodlamasının yattığı, buna karşın güven ararken steril olmayan ev ortamlarında enfeksiyon riskinin de beraberinde geldiği belirtildi.
 
Uzun süredir hipnodoğum ve doğum koçluğu hizmeti veren Helpa Akademi’nin  kurucusu Klinik Psikolog Gülşah Sam Orhan, ünlüler  ve cemiyet hayatının medyaya da yansıyan evde doğum modasının önümüzdeki günlerde çok sayıda kişi tarafından tercih edileceğini tahmin ettiklerini kaydetti.
 
Doğumlarda sezaryanın pek çok kişiyi ameliyat psikolojisine sokarak, doğumdan korkuttuğunu, sancı korkusunun sezaryene, ameliyat korkusunun evde doğuma yönlendirebildiğinin vurgulayan Orhan, buna karşın geçmişte ninelerimizin  “tarlada doğurur, sonra işine devam eder” mantığının günümüz şartlarında geçerli olmadığının altını çizdi.
 
- Ev güvenli değil
 
Orhan, ameliyata girmeden önce psikolojik yardım alan danışanlarının ameliyat odalarını genellikle “ölüm soğukluğu”na benzettiklerini kaydederek, şunları söyledi:
 
“Burada zihnimizin bizi korkulara itmesinin en büyük sebeplerinden biri ‘anesteziden uyanamama’ korkusudur. Kişiler anestezi altına girdiklerinde kontrollerini kaybedeceklerini ve bir daha uyanamayacaklarını düşünürler. Ev ortamı bu tarzda düşünenler için her zaman daha güvenli gelir. Çünkü bilinçaltı kodlamalarımızda ev=sığınak=güven manası taşımaktadır.
 
Bu nedenle yurt dışında çok sayıda kadın bu güvenli ortamın bebek ve anne sağlığı açısından daha iyi olacağını düşünerek evde doğuma yöneliyor. Ancak hafızalarımızı tazelersek eskiden doğum anında ölen kadınların hikayeleri azımsanmayacak kadar çok.
Bunların en büyük sorumlusu doğumların işin ehli olmayan kişilerce yapılması. Doğum  anında ve sonrasında anne enfeksiyonlara açık hale gelir. Bazen bu enfeksiyonlar hayatı tehdit edici boyutta olabilir.
 
Doğumun hastanenin steril ortamında yapılması durumunda, bu tarz komplikasyonlar engellenebilir. Evde hastane ortamında yer alan sıhhi teçhizat olmayabilir. Ani durumlar için aslında ev güvenli bir ortam değildir. Dolayısıyla doğumun sezaryen veya normal doğum olmasına bakılmaksızın hastane ortamında yapılması gerekir.”
 
- Hastanede korkusuz doğum nasıl yapılır?
 
Klinik Psikolog Gülşah Sam Orhan, hastanede korkusuz doğumun hipnodoğum ve doğum koçluğu olmak üzere iki yolu olduğunu belirterek, “Hipnodoğum kişinin bilinçaltı kodlamalarını silme tekniğiyle doğum korkusundan arınarak doğuma girmesidir. Hipnodoğum uzmanı kişiyi korkularından özgürleştirir ve güvenle doğuma girmesini sağlar. Bu terapide kullanılan hipnotekniği ameliyat korkusu  olan bireylerde de rahatça kullanılır.
 
Size güç ve motivasyon veren bir doğum koçunuzun olması ise her zaman kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Doğum koçunuz doğumda ve sonrasında emzirmeyi de kapsayan süreçte sizin yanınızda olacak ve size yapmanız gerekenleri öğretecektir. Böylece doğum stresine girmeden rahat bir doğum geçirebileceksiniz” dedi. (milliyet.com.tr)

Vücudu yüzde 18 yakan epilasyona 1500 lira ceza

Diyarbakır’da erkek müşterisi, 28 yaşındaki Ş.K.’ye epilasyon işlemi yaparken vücudunda ikinci derece yanıklara yol açan S.Ö.’ye, 1500 TL para cezası verildi.


Diyarbakır’da bir kamu kuruluşunda çalışan Ş.K., 2014 yılında vücudundaki istenmeyen tüylerden kurtulmak için bir güzellik salonuna gitti. Güzellik salonu yetkilileri ile görüşen Ş.K.’ya 10 seansta istenmeyen tüylerden kurtulabileceği belirtilirken karşılığında 700 TL alındı. Düzenli olarak epilasyon seanslarına giren Ş.K.’ya lazer yöntemi uygulandı.

ŞİKAYETE RAĞMEN DEVAM EDİLDİ

5 seans sonunda sırt bölgesi, göğüs ve kollarında acı duyan Ş.K., durumu merkezin uzmanlarına bildirdi. Şikayetini bildirmesine rağmen aynı dozda lazer uygulanan Ş.K.’ye hissettiği acının normal olduğu ve bir süre sonra geçeceği söylendi. Epilasyon yapılan bölgelerindeki yanmanın dayanılmayacak düzeye gelmesi üzerine Ş.K., Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Yanık Ünitesi’ne başvurdu. Ş.K.’nın muayenesinde vücudunun epilasyon yapılan bölgelerinde 2’nci derece yanık oluştuğu tespit edildi. Yapılan tedaviden sonra hastaneden ayrılan Ş.K., polis merkezine giderek epilasyon merkezi hakkında şikayette bulundu.

VÜCUDU YÜZDE 18 ORANINDA YANDI

Şikayet üzerine güzellik merkezinde epilasyon uygulamasını yapan S.Ö. hakkında ’Taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olmak’ iddiasıyla 3 aydan 1 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, Ş.K.’nin vücudunun yüzde 18 olarak hesaplanan ikinci derecede yanık olduğu belirtildi. Yaraların basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek düzeyde olduğunu vurgulayan Cumhuriyet Savcısı, şüpheli S.Ö.’nün cezalandırılmasını istedi.

1500 LİRA PARA CEZASINA ÇARPTIRILDI

S.Ö., Diyarbakır 11’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Ş.K., ifadesinde sırt, göğüs ve her iki koluma epilasyon işlemi uygulandığını anlatırken, "Bu sırada acı hissettim ve görevliye bunu bildirdim. Buna rağmen aynı dozda uygulamaya devam edildi. Bu acının bir müddet sonra geçeceği söylendi. Bir gün sonra vücudumdaki yanıklar dayanılmayacak düzeyde acımaya başladı. Muayeneye giderek tedavi oldum" dedi. İfadesinde suçlamaları reddeden epilasyon merkezinin güzellik uzmanı S.Ö., "Olay günü müşterimiz bana hiç bir şikayetini söylemedi. İşlem bittikten sonra bir şikayeti olmadan işyerimizden ayrıldı" diye konuştu.

TAKSİRLE ADAM YARALAMA SUÇUNDAN PARA CEZASI

Mahkeme, sanık S.Ö.’ye ’Taksirle yaralamaya sebep olmak’ suçundan 90 gün adli para cezası verdi. Sanığın duruşmadaki iyi hali göz önüne alınarak cezası 75 günlük adli para cezasına indirildi. Mahkeme yaptığı hesaplamada sanığın 1500 TL ceza ödeyeceğini bildirdi. Mahkeme sanık S.Ö.’nün mağdurun zararını gidermemesinden dolayı cezasında erteleme kararı vermedi.

10 BİN LİRA TAZMİNAT TALEP ETTİ

Ş.K. aynı zamanda haksız fiile uğradığı gerekçesiyle epilasyon merkezi hakkında da 10 bin lira manevi tazminat davası açtı. Diyarbakır Asliye Hukuk Mahkemesi’nce kabul edilen tazminat davasının da devam ettiği ifade edildi.

Felat BOZARSLAN/DİYARBAKIR, (DHA)

21 Nisan 2015 Salı

Her 3 gebelikten ikisinde görülüyor

Hamilelikte değişen hormon seviyeleri tüm sistemleri etkilediği gibi ellerde de bir takım şikayetlere yol açıyor.

Özellikle “Karpal Tünel Sendromu” adı verilen ve elleri ciddi anlamda yoran bir süreç başlıyor. Gebeliğin son aylarında ve lohusalık döneminde sıklıkla karşılaşılan bu durum uzun vadede de kalıcı etkiler bırakabilir.

Güçsüzlük, hissizlik

Zaman zaman ellerde uyuşma, karıncalanma, yanma, Ağrı, sızlama gibi belirtilerle  kendini gösteren Karpal Tünel Sendromu, ilerleyen durumlarda güçsüzlük, hissizlik gibi şikayetlere de zemin hazırlıyor. Özellikle başparmak, 1. ve 2. parmak ile 3. parmağın yarısında bu şikayetlerden yakınan anne adayları bir eşyayı tutarken zorlandığını hatta elinden düşürdüğünü söyler.

5. aydan sonra görülüyor

Karpal Tünel Sendromu‘nda esas sıkıntı median sinirin altından geçtiği bağın aşırı kalınlaşması sonucu sinire bası yapmasıdır. Fakat yapılan araştırmalarda hamilelerde bağın kalınlığının normal olduğu gösterilmiştir. Ama tünelin içinde oluşan ödem yani dokular arasındaki şişlik ve hormonal değişiklikler sinire bası yaparak karpal tünel bulguları yaratır. Gebelikte özellikle 5. aydan sonra görülür çünkü bu aylardan sonra vücutta kilo artması, su tutulması, şişme (ödem) artar.

Her 3 gebelikten ikisinde görülüyor

Okan Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa’nın verdiği bilgiye göre, son 50 yılda yapılan 120’ye yakın bilimsel çalışmanın verileri bir araya getirildiğinde  her üç gebelikten ikisinde karpal tünel hastalığının gözlendiği tespit edilmiş. Hiç de küçümsenmeyecek bir çoğunlukta rastlanan bu sendrom, doğumdan sonra 3 yıl geçmiş olmasına rağmen %85 ‘lik bir popülasyonda da etkilerini devam ettiriyor.

Doğum sonrasındaki ilk iki haftada kilo kaybı ve ödemin çözülmesine bağlı olarak her dört hastadan üçünde (% 75) ağrı ve diğer bulgular azalıyor. Bu nedenle tedavinin ilk aşamasında hedef doğum sürecine kadar hastanın şikâyetlerinin azaltılması ve rahatlamasını sağlamaya yöneliktir.

Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, bu amaçla uygulanabilecek en etkili yöntemin manuel terapi olduğunu söylüyor. Yrd. Doç. Dr. Şenbursa, hem doğal bir yöntem olması hem de hiçbir yan etkisinin olmaması nedeniyle hamileler için en güvenli terapi yöntemi hakkında şu bilgileri verdi:

5-8 seansta kurtulabilirsiniz

“Tarihi antik çağlara kadar uzanan manuel terapi yöntemi  ile dokular üzerinde ödemin oluşturduğu bası el ile yapılan mobilizasyon ve gevşetme teknikleriyle azaltılarak o bölgede ilk seanstan itibaren  genel bir rahatlama sağlar. Aynı zamanda manuel terapi ile birlikte kinezio-bant uygulaması ile ödemin azaltılması desteklenir ve bağlar üzerindeki bası azaltılabilir. Kısacası manuel terapi yöntemi ile 5-8 seansta karpal tünel sendromunun etkilerinden hamilelik döneminde kurtulmak mümkün.”

Bebeklerde kafatası şekil bozukluklarına "kask"lı çözüm

Bebeklerdeki kafatası şekil bozuklukları, son dönemde uygulanmaya başlanan "kask tedavisi" ile 3-4 ayda giderilebiliyor.

Milliyet'in haberine göre; Bebeklerin kafatasında yatış  pozisyonundan kaynaklanan şekil bozuklukları, "kask tedavisi" olarak adlandırılan  yöntemle 3-4 ayda tedavi edilebiliyor.

Bebeklerdeki kafatası şekil bozukluğu, anne karnında ya da doğum  sonrası değişik nedenlerle oluşabiliyor. Kafatası şekil bozukluklarının büyük bir  kısmı, yatış pozisyonundan kaynaklanıyor.

Uzmanlar, araştırmalara göre, şekil bozukluğunun ikizlerde ve erkek  bebeklerde görülme ihtimalinin fazla olduğununu belirtiyor.

 Kuzey bebek de aynı yöntemle şifa buldu

İstanbul'da yaşayan Damla Dizdar ve Alparslan Kılıçarslan çifti,  yaklaşık 3 ay önce, 10 aylık ikizleri Kuzey ve Koza'nın kafatasında şekil  bozukluğu fark etti.

Koza'nın kafatasındaki şekil bozukluğu, kaska gerek kalmadan yüzüstü  aktiviteleriyle düzeldi. Kuzey'e ise İstanbul'da özel bir hastanede kask tedavisi  yöntemi uygulandı.

Bu tedavi yöntemini doktorların önerdiğini belirten anne Damla  Kılıçarslan, Kuzey'e kask takıldıktan 20 gün sonra kafatasında gözle görülür  düzelme olduğunu ifade etti.

Kaskın kullanımına ilişkin bilgi veren Kılıçarslan, "Kask çocuğun 23  saat kafasında kalıyor, sadece banyo için çıkarıyoruz. En fazla 1 saat kafasında  olmaması isteniyor. Kaskın içini yüzde 70 saf alkolle temizliyoruz. Her gün  kafasını şampuanlıyoruz yoksa kafasını kaşıyor. Alıştı, hiç zorluk çekmedi" diye  konuştu.

Baba Alparslan Kılıçarslan ise ikiz bebeklerinin ömür boyu kafasındaki  yamuklukla yaşamasını istemedikleri için böyle bir yöntemi tercih ettiklerini  dile getirdi.

Ölçüye göre kask üretiliyor

Kuzey Kılıçarslan'ın tedavisini yürüten çocuk hastalıkları uzmanı Dr.  Hayri Gözlükgiller de bebeklerin anne karnında duruş şekli, sezaryenle ya da zor  ve uzun doğumların kafadaki şekil bozukluğunu artırdığını söyledi.

Bu durumun bazı nedenleri olduğunu belirten Gözlükgiller, "Beşikte  bebeklerin kafasının tek tarafa uzun süre yatması, uzun süreli araba koltuğunda  duruş, yine uzun süreli sallanan beşik ve çocuk arabası kullanımı gibi diğer  faktörler de şekil bozukluğunun ilerlemesine neden oluyor. Diğer bir çeşit  kafatası bozukluğu da kraniosinostoza bağlı olarak meydana gelmekte.  Kraniosinostoz hastalarında kafatasının düzelmesi sadece ameliyatla mümkün  olabilmektedir" şeklinde konuştu.

Gözlükgiller, şunları söyledi:

"Çocuğa tepeden bakıldığında arkadan sanki kafası yokmuş gibi  görünüyorsa bu durum kafasında şekil bozukluğu olduğunu gösterir. Çocuklarda kafa  şekil bozukluğunu üçüncü aydan sonra ultrasonla tespit ediyoruz. Kafa şekil  bozukluğunun ne olduğunu belirleyip, ona göre tedaviye yönlendiriyoruz. Çocuk  doktorunun çocuğun baş çevresini sık aralıklarla takip etmesi lazım. Bunu aileler  de yapabilir. İlk 3 ayda baş çevresi 1 santimetre, 3 aydan 6 aya 0,5 santimetre,  1 yaşına kadar 3 santimetre büyümeli. Büyümüyorsa çocukta sıkıntı olduğu  düşünülmeli. Kafatası şekil bozukluğu tedavi edilmezse ileriki yaşlarda estetik  açıdan kötü bir görüntü oluşuyor. Şekil bozukluğu ömür boyu devam ediyor."

Ailelere kask tedavisi yöntemini önerdiklerini belirten Gözlükgiller,  3D veri toplama sistemiyle alınan ölçülere göre ABD'de bebekler için kask  üretildiğini ifade ederek, "Kasklar Türkiye'ye yollanıyor. Kasklar, kafatası  şekil bozukluğunu düzeltmek, normal olan şekline geri kazandırmak için her bir  bebeğe özel dizayn ediliyor. Bebeğin hızla büyüyen kafasının olması gerektiği  gibi şekillenmesini sağlıyor. Tedavi genellikle 3-4 ay sürüyor" diye konuştu.

Dikkat! Kolon kanserine neden olabilir

Geç teşhis edildiğinde ince bağırsak kanserine neden olabilen çölyak hastalığının yeterince bilinmediğini söyleyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Gastroentereloji Uzmanı Yard. Doç. Dr. Muhammet Fatih Aydın, bilinmesi gerekenleri anlattı.


‘Gluten’ proteinine karşı duyarlılık oluşturan çölyak hastalığı, dünyada her 130 kişiden 1’inde görülüyor. Kronik ishal, yorgunluk, kilo kaybı, anksiyete gibi birçok rahatsızlığa neden olan bu hastalık, insan sağlığını ciddi anlamda tehdit ediyor.

Geç teşhis edildiğinde ince bağırsak kanserine neden olabilen çölyak hastalığının yeterince bilinmediğini söyleyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Gastroentereloji Uzmanı Yard. Doç. Dr. Muhammet Fatih Aydın, bilinmesi gerekenleri anlattı:

Çölyak hastalığı, genetik olarak yatkın kişilerde glüten denilen buğday, arpa ve çavdarda bulunan bir proteinin alınmasıyla oluşan vücudun kendi kendine yaptığı iltihabi durumdur. Glüten alındığında ince bağırsakta iltihap oluşmaya başlar. Vücudumuz kendisini yabancı maddelere karşı korur.

Genetik olarak yatkın kişilerde glüten alınmasıyla beraber vücut, glüteni yabancı madde olarak algılar. Bu antijene karşı antikor oluşturur. Oluşan antikorlar iltihabi sistemi devreye sokarak ince bağırsak yüzeyine hasar oluşturur.


Villi denilen, besinlerin emilimini sağlayan yapılarda atrofi yani körelme oluşur. Vücudumuz için gerekli mineral ve vitaminlerin emilimi bozulur. Bu eksikliklere bağlı diğer hastalıklar da oluşmaya başlar.

Kozmetiklere dikkat

Glüten esas olarak buğday, arpa ve çavdarda olmasına rağmen günümüzde ilaçlar, dudak kremleri, paketlenmiş ürünlerde de kullanılmaktadır. Bazen çölyak hastalığı ağır bir cerrahi operasyon, gebelik, doğum, viral enfeksiyon ve ciddi psikolojik durumlar sonrasında aktifleşebiliyor veya tetiklenebiliyor.

Çölyak tanısı, şüphelenilen kişilerde hastalığa ait antikor testlerinin çalışılması ile konur. Kesin tanıda ise endoskopi ile ince bağırsaktan biyopsi alınması altın standarttır.

Ailesinde çölyak hastalığı olan kişilerde asemptomatik çölyak hastalığı olabileceği için bunlarda tarama amacıyla kan testlerinin çalışılması faydalıdır.

Kadınlarda risk daha büyük

Çölyak hastalığı buğday alerjisi değildir. Buğday alerjisi erişkinlerde nadir olsa da çocuklarda yüzde 0.4-0.5 oranında görülebilir. Deri döküntüleri olur, glütensiz Diyetten fayda görülür. Çölyak olmayan glüten hassasiyetinde ise kanda çölyak antikorları negatiftir.

Fakat çölyak hastalık belirtileri mevcuttur. Gluten alındığı zaman gaz, şişkinlik, ishal, karın ağrısı şikayetleri olur. İnce bağırsakta hasar oluşmaz. Emilim bozukluğu yoktur. Çölyaktan daha fazla oranda görülür. Çölyak hastalığı Dünyada ortalama 130 kişide 1 görülüyor.

Birinci derece akrabasında çölyak hastalığı olanlarda görülme sıklığı ise 10’da bir. Çölyak hastalığı glütenin alınmasıyla beraber herhangi bir yaşta da ortaya çıkabiliyor. Çölyak hastalığı kadınlarda, erkelere oranla daha sık rastlanıyor.

Anne sütü çok önemli

Genetik yatkınlığın yanı sıra down sendromu gibi genetik hastalıklarda çölyak hastalığına yakalanma riski daha fazladır. Bunun yanı sıra çevresel, psikolojik, fiziksel etkenler de hastalığın oluşumunda etkili olabilir. Hastalık, kişilerde farklı seyrettiği için tanısı zor olan bir hastalıktır.

Daha doğrusu akla gelme ihtimali daha azdır. Toplumda tanısı konmamış birçok hasta olduğu düşünülüyor. Gaz şişkinlik şikayetleri ve demir eksikliği anemisi olanların çölyak hastalığı ve laktoz intoleransı başta olmak üzere değerlendirilmeleri gerekiyor. Tüm vücuda ait 300’e yakın belirti ve şikayet çölyak hastalığı ile ilişkili olabilir.

Kişiler ve semptomlar arasında fark olması, hastalığın ne zaman ve nasıl olacağı çeşitli faktörlere bağlı değişebilir. Meme ile emzirme süresi, glüten ile karşılaşma zamanı, bir seferde alınan glüten miktarı bunlardan bazılarıdır.

Meme ile emzirme süresi uzayan kişilerde çölyak görülme yaşı geç olmaktadır. İnce bağırsakta hasarın derecesi ve hastalığın oluşma yaşına göre şikayet ve bulgular değişkenlik gösterebilir. Bu yüzden ileri yaşta şikayetler belirgin olmadığından hastalık atlanabilir.

Etiketleri iyi okuyun

Çölyak hastalığı çocukluk çağında karında gaz, şişkinlik, ishal, kabızlık, kusma, yağlı dışkılama, pis koku, kilo kaybı, yorgunluk, diş problemleri, büyüme ve gelişme geriliği, kısa boy, hiperaktivite bozuklukları ile kendini gösterir. Erişkinlerde ise sebebi açıklanamayan demir eksikliği, yorgunluk, eklem ağrıları, kemik erimesi, depresyon, anksiyete, cilt lezyonları gibi belirti ve şikayetlere sebep olabilir.

Güncel tedavisi yaşam boyunca sıkı glütensiz diyettir. İçinde glüten bulunan hiçbir şey tüketilmemelidir. Hastalığın başlangıç döneminde eksik olan vitamin ve minerallerinde tedaviye eklenmesi de önemlidir. Diyet sonrası düzelme birkaç günden birkaç yıla kadar uzayabilir. Çocuklarda genelde 3-6 ay içinde düzelme olur. Glütenin az miktarda bile alınması bağırsakta hasar oluşturur.

Özellikle hazır gıdalar alırken dikkatli olunmalıdır. Bazı firmalar üzerine glüten içerdiğine ait kırmızı işaret koyarken, bazıları bunu koymaz. İçinde malt veya hidrolize bitki proteini yazan gıdalar glüten açısından sorgulanmalı ve dikkatli kullanılmalıdır. Kişiler bu hastalığı hayatlarını bir parçası olarak kabul etmeli, yaşam tarzlarının buna göre şekillendirmelidirler. Çok iyi bir etiket okuyucusu olunmalı, ilaçlar, kozmetik ürünleri, şampuan, kremlerin de glüten içeriklerine dikkat edilmelidir.

Hazır gıdalara dikkat

Çölyak hastalarının mutlaka hayat boyu diyet yapmaları gerekir. Ufak kaçamaklar, şikayete sebep olmasa da bağırsaktaki hasara neden olduğu için komplikasyonların gelişmesine neden olabilir. Çölyak hastaları tüm sebzeleri, meyveleri, bakliyatları tüketebilir. Ayrıca katkısız katı ve sıvı yağlar, yumurta, bal, reçel, zeytin, et, balık, tavuk, una batırılmamış konserve çeşitleri, Mısır, pirinç gibi birçok ürün de besin hazırlamada kullanılabilir. Ayrıca kestane unu, nohut unu, soya unu, üzüm çekirdeği unu, evde çekilmiş güvenli baharatların da zararı yoktur.

Öte yandan buğday, arpa, çavdar ve yulaf katkılı her türlü ürüne ek olarak bulgur, irmik, makarna, şehriye, kuskus, ekmek, kek, pasta, kurabiye, börek, simit, dondurma külahı, unlu tatlılar, glüten içeren hazır salça, ketçap, un ilave edilen çorbalar, soslar, tarhana, yarma gibi ürünlerden kaçınmak gerekir. Una batırılarak kızartılmış tavuk, balık gibi et ürünleri, malt kullanılan içecekler, glüten içeren hazır çorbalar, köfte, pane harçları gibi hazır çeşniler de tüketilmemelidir. Hastalığın ilk zamanlarında süt tolere edilmeyebilir. Süt ilk zamanlarda diyetten çıkarılmalıdır.

(milliyet.com.tr)

Kanser tedavisinde ''yanlış algı'' uyarısı

Uzmanlara göre kanserle ilgili yanlış inanışlar tedaviyi olumsuz etkiliyor.


 Uzmanlara göre halk arasındaki kanserle ilgili yanlış inanışlar tedaviyi olumsuz etkiliyor.

Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ali Kaplan, hastaları toplumdaki yanlış inanışlar konusunda uyararak, kanser tanısının ölümle eş değer olmadığının bilinmesi ve doğru bilinen yanlışlar nedeniyle yarar sağlanacak tedavilerden mahrum kalınmaması gerektiğini söyledi.

Doç. Dr. Kaplan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kanserle ilgili doğru bilinen birçok yanlış olduğunu belirtti.

Bulaşıcı hastalığı bulunmayan kanser hastasıyla yakın temasın risk oluşturmayacağını vurgulayan Kaplan, zorlu süreçte yakın çevresiyle iletişime ihtiyaç duyan hastadan uzaklaşmanın, olumsuzluklara yol açabileceğini ifade etti.

İnanışın aksine kanserin, cinsel ilişkiyle de bulaşmadığını anlatan Kaplan, bazı bitki veya kürlerin tıbbi tedavinin yerine konmasının yanlış olduğunu bildirdi.

''Kanser hastası ihtiyacı kadar şeker tüketmeli''

Doç. Dr. Kaplan, ''Kanser oluşumunda şekerin rol aldığı'' ya da ''Kanser hücrelerini beslediği'' bilgisi bulunmadığını belirterek, şunları kaydetti:

"Şeker ve şeker içeren yiyeceklerden zengin beslenmeden, yalnız kanser hastaları değil, tüm bireyler uzak durmalıdır ancak şekerin, kanserli hastaların hayatından tamamen çıkarılması da yanlıştır. Kanser hastaları da herkes gibi ihtiyacı kadar şeker tüketmelidir. Ayrıca 'bıçak değdiği zaman kanser yayılır' düşüncesi, hastanın etkin tedaviden mahrum kalmasına neden olabilir."

Diş dolgusu zehirledi

İnsanların yüzde 50'sinden daha fazlasının dişinde dolgu bulunuyor ve bu dolguların büyük çoğunluğu "amalgam dolgu" denilen çeşit. Ancak amalgam dolgu içindeki cıva sizi zehirleyebilir.

İngiliz televizyon sunucusu Jameela Jamil'in başına gelenler de bunun bir örneği. Çocukken dişine 10 dolgu yaptıran 21 yaşındaki genç sunucu uzunca bir süre şikayetlerinin kaynağının ne olduğunu bilmeden yaşamaya devam etti.

VÜCUDUNDA YÜKSEK ORANDA CIVA TESPİT EDİLDİ

Jamil, "Sabahları kalkıyordum ve ağzımda garip bir tat oluyordu. Sebebinin gece su içmemek olduğunu sanıyordum. Bazen o kadar kötü görünüyordum ki işe gittiğimde makyözler beni eve geri yolluyor ve ekrana çıkmamam gerektiğini söylüyordu. Ancak daha sonra yapılan testlerde vücudumda yüksek miktarda cıva olduğu tespit edildi. Ardından da dolgularımdan kurtulmam gerektiğine karar verdim." dedi. Genç kadın amalgam dolgularından kurtulduktan sonra kendini çok daha iyi ifade ettiğini söylerken, uzmanlar bu riskin aslında çok düşük olduğunu belirtiyor.

CIVA ZEHİRLENMESİ ZATÜRREE VE BRONŞİTE NEDEN OLUYOR

150 yıldır kullanılan amalgam dolguların içindeki cıva dolgunun sağlam olmasını ve içindeki maddelerin bir arada kalmasını sağlıyor. Uzmanlara göre yüksek miktarda cıva solumak çok ciddi akciğer, böbrek hastalıklarına neden olabiliyor ve bu organlara hasar verebiliyor.

Cıva bronşit ve zatürreyi tetiklediği gibi suzun vadede böbrekleri de etkiliyor ve merkezi sinir sistemi ile kas sorunlarına neden oluyor. Daily Mail'e konuşan Dr. Prem Mahendra amalgam dolguda cıva zehirlenmesinin çok nadir olduğunu söylese de İsveç ve Norveç gibi ülkelerde risklerden dolayı yasaklanmış durumda. (hürriyet.com.tr)