27 Haziran 2016 Pazartesi

Skolyoz hastalığının belirtileri nelerdir?

Prof. Dr. Şevki Erdem, skolyoz farkındalık ayı sebebiyle önemli bilgiler verdi


Türkiye’de her 10 buluğ çağındaki insandan birinde skolyoz sorunu bulunuyor. Ülkemizde 2,5 milyon skolyoz hastası bulunduğunu belirten Emsey Hospital'dan Ortopedi, Skolyoz ve Omurga Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Şevki Erdem, merak edilenleri anlattı.

KİFOZ İLE BİRLİKTE GÖRÜLEBİLİYOR

Skolyoz, düz haldeki omurganın sırt ve bel bölgesinde, sağa ve sola doğru olan eğriliğe verilen isimdir. Bu eğriliğe tek başına ya da kamburluk diye bilinen ve öne doğru eğilmeye sebebiyet veren ‘kifoz’ ile birlikte rastlanabilir.

Skolyoz, tanısı çoğunlukla ergenlik çağında konulan bir sağlık sorunudur. Omurgada görülen ciddi eğrilikler, genç kızlarda erkek çocuklarına göre beş ve sekiz kat daha fazla görülüyor. Doğuştan olabildiği gibi, doğumdan sonraki gelişim sürecinde ya da ergenlik döneminde de sebebi bilinmeyen bir nedenle ortaya çıkabilen skolyoz, gebelik sırasındaki enfeksiyonlar, şeker hastalığı ve bazı vitamin eksiklikleri nedeniyle de oluşabiliyor.

SKOLYOZ NORMAL GELİŞİMİ ENGELLİYOR

Skolyoz, yetişme çağındaki çocukların geleceğini tehdit eden bir hastalıktır. Erken belirlendiğinde tedavisinde yüzde yüze varan bir başarı sağlanır. Ancak zamanında teşhis edilemeyen omurga eğrilikleri ilerlemişse, çocukların normal gelişimine engel olur. Erişkinlik döneminde; bel ve sırt ağrıları, kalp ve akciğer fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.

SKOLYOZUN ORTAYA ÇIKARDIĞI SORUNLAR

*Kalçalar ve omuz seviyeleri arasında eşitsizlik görülür.

*Kollar ile vücut arasındaki mesafenin eşitliği ve vücudun balansı bozulur.

*Baş bir yana, vücut bir yana savrulduğu için çocuklar bir bacaklarının daha uzun olduğu

*duygusuna kapılır.

*Kız çocuklarının eteğinin bir bölümü yukarı çekilir.

*Göğüs kafesinde asimetri ve bir kürek kemiğinde tümsek gözlenebilir.

SKOLYOZ TEDAVİSİ NASILDIR?

Skolyozun tedavisi, hastalığın tespit edildiği andaki derecesine göre belirleniyor. Hastalıkla ilgili üç tedavi şekli bulunuyor. Bunlar, gözlem, korse tedavisi ve cerrahi süreçlerinden herhangi birinin uygulanması şeklinde uygulanıyor. Büyümesini tamamlamış olan çocuklarda, eğrilik sırtta 45, belde 35 dereceyi aşmadıkça cerrahi müdahaleye gerek duyulmuyor. Sadece skolyoz korsesi kullanmak yeterli oluyor. Bu yüzden ailelerin bu rahatsızlık konusunda bilinçlenmesi büyük önem taşıyor.

SKOLYOZ AMELİYATI RİSKLİ Mİ?

Büyüme çağında veya genç hastalarda, arkadan yapılacak tek seanslı bir skolyoz ameliyatının riski oldukça düşüktür. Ancak her operasyonda olduğu gibi, ameliyatın ehil ellerle yapılması gerekir. Uzmanlaşmış ellerde ve nöromonitorizasyon (ince sinirlerin ekrandan görüntülenebilmesi) sayesinde, ameliyat olacak hastaların korkulu rüyası olan felç riski artık ortadan kalktı.

Doktor hastasının sağlam ayağını kesti

Azerbaycan’da bir doktor sol ayağının kesilmesi konusunda teşhis koyduğu hastanın yanlışlıkla sağ ayağını kesti.

Azerbaycan'ın Başkenti Bakü'de diyabet hastası olan 82 yaşındaki Terlan Eliyeva, Sağlık Bakanlığı Angioloji ve Mikrocerrahi Merkezi’nde, Doktor Valeh Kerimov tarafından muayene edildikten sonra hastanın sol ayağın kesilmesi gerektiği teşhisini koydu. Teşhis konulmasının ardından hasta ameliyata alındı. Her şey buraya kadar normalken, ameliyattan çıkan 82 yaşındaki kadını gören yakınları gözlerine inanamadılar. Çünkü, yaşlı kadının iltihaplı olan sol ayağı yerine sağlam olan sağ ayağının kesildiğini fark ettiler. Angioloji Merkezin Başhekimi Azer Şemseddinski ise ANS PRESS-e açıklamasında gerçeği doğruladı. O meseleden haberi olduğunu ve hala şokta olduğunu söyledi.
Doktor yanlışlıkla hastanın sağ ayağını kestiğini itiraf etti.

Operasyonu gerçekleştiren Sağlık Bakanlığı Angioloji ve mikroşirurjikal Merkezinin Doktoru Valeh Kerimov APA-haber ajansına yaptığı açıklamada, hastanın her iki ayağında da kangren olduğunu ifade ederek, Mekanik bir hata nedeniyle hastanın sol ayağının yerine sağ ayağının kesildiğini itiraf etti.

Doktor Kerimov konuşmasına şöyle devam etti:

‘‘82 yaşındaki kadının hiçbir ayağına kan gelmiyor, kangren var. Sol ayakta süreç daha fazla, sağ ayakta ise azdır. İki ayaktan biri – sol ayağı daha önce kesilmeliydi. Hastanın hayatını kurtarmak için acil ameliyat edildi. Operasyon sırasında mekanik hatadan dolayı yanlışlıkla sağ ayağı kestik. Zaten hastanın sol ayağı da normalde kangrenden dolayı kesilmeliydi. Sonuç böyle oldu” DHA

Danıştay’dan şeker hastaların müjde

Danıştay İdari Dava Dairesi Kurulu, diyabet hastalarının kullandığı şeker ölçüm çubuğu başına en fazla 32 kuruş ödeneceği yönündeki SUT(Sağlık Uygulama Tebliği) uygulamasına yürütmeyi durdurma kararı verdi. 

SGK verilerine göre 5.5 milyondan fazla ilaç kullanan diyabetli var. Hastalar ilaçlarının dozu ve insülinlerinin ünitesini kan şeker sonucuna göre ayarlıyor. Kan şekeri düşükse, dozunu azaltıyor. Yüksekse artırıyor. Kan şekeri ölçümünün doğru sonuç vermesinin diyabetliler için hayati önemi var. SGK 2011 yılından beri şeker ölçüm çubuğu başına en fazla 32 kuruşluk ödeme yapıyor. Bu düşük fiyat hastaları çoğunluğu uzakdoğudan ithal edilmiş ucuz cihaz ve ölçüm çubuklarına itiyor. Çünkü batılı firmaların ürettiği cihazlar için fark ödemesi gerekiyor. Türkiye Diyabet Vakfı, 2014’de Sağlık Bakanlığı ve SGK Başkanlığı aleyhine, şeker ölçüm çubuğunun bedellerini belirleyen birim fiyat listesinin iptali ve yürütmeyi durdurma davası açtı. Yaklaşık iki yıl süren davalar sonucu Danıştay İdari Dava Dairesi Kurulu’nun yürütmeyi durdurmayla ilgili son kararı çıktı. SGK’nın 32 kuruşluk sınırına son verildi. Şimdi gözler sözkonusu yeni mahkeme kararına uygun yeni SUT tebliğinin yayınlanmasında. Nihayi karar verilene kadar hastalar ölçüm çubuklarını fark ücreti ödemeden alabilecek.

DÜNYANIN BAŞKA ÜLKELERİNDE BULUNMAYAN FİRMALAR GİRDİ

Devletin şeker ölçüm çubukları için dünyanın en düşük geri ödeme fiyatını vermesinin, Türkiye’de pazarda olan şeker ölçüm çubuklarının doğruluğunu da tartışmalı hale getirdiğini belirten Prof. Dr. Yılmaz, şunları söyledi:“Adana ve Konya’da iki diyabetli hasta, şeker ölçüm aletlerinin yanlış ölçümü sonucu ketoasidoz komasına(kanın asidik hale gelmesi ve kanda çok az insülin bulunması) girdi. 2010 SUT Tebliği’ne göre SGK’nın ölçüm çubuğu başına ödediği 32 kuruşla ancak güvenirliği şüpheli uzak doğu kaynaklı cihaz ve ölçüm çubukları satılabiliyor. Türkiye’ye 100’ün üzerinde, çoğu dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan, adı sanı olmayan, hatta kendi ülkesinde bile olmayan şeker ölçüm cihazı girdi. Türkiye adeta bir şeker ölçüm cihazı çöplüğüne döndü. Tamamına yakınının bir teknik servisi, çağrı merkezi hatta adresi yok. Sağlık Bakanlığı ‘teknik servisi olmayanlara izin vermeyin’ talebimize karşılık, ‘serbest rekabete aykırı’ yanıtı verdi. SGK’ya yaptığımız itirazlar hep sonuçsuz kaldı. Biz de dava yoluna gittik.”

AVUKAT DA TİP 1 DİYABETLİ

Kendisi de tip 1(insüline bağımlı) diyabetli olan Türkiye Diyabet Vakfı Hukuk Kurulu sorumlusu
Avukat Çağrı Çakıcı, artık diyabetlilerin yaşamını tehlikeye sokan şeker ölçüm aletleri sorununun diyabet kuruluşlarının da içinde olduğu daha kapsamlı bir kurul tarafından, uluslararası standartlarda çözülmesini beklediklerini söyledi. Çakıcı, “Aksi takdirde hukuk mücadelesini diyabetli hastaların lehine sonuç alınıncaya kadar sürdüreceğiz” dedi. Mesude Erşan / Hürriyet

24 Haziran 2016 Cuma

Ne kadar tehlikeli olduğunu bilseniz, bunu asla yapmazdınız!

Uzun çalışma saatleri, sabahlara kadar süren eğlenceler, stres ve diğer faktörler, çoğu zaman birçoğumuzun yeterince uyku uyuyamamasına neden oluyor. Bazıları ara sıra yaşam koşulları gereği uykusundan feragat ederken, bazıları da bunu bir rutin haline getiriyor. Peki bu vücudumuzda nasıl etkiler yaratıyor?


Allure dergisinin kısa bir süre önce uyku uzmanı bir grup doktorla görüştü ve yorumlarını derledi. Doktorların uyarıları uykusuzluğun çok ilginç ve bir o kadar da önemli tehlikeleri olabileceğine işaret ediyor.

Buna göre az uyku, idrak, öğrenme ve hatırlama gibi süreçleri önemli ölçüde etkileyecek güce sahip. Üstelik de bunun alışkanlık haline getirilmesine, uzun süreli bir uyku yetersizliği yaşanmasına bile gerek yok. Sadece bir gecelik kalitesiz uyku, günlük aktivitelerimizi verimli bir şekilde gerçekleştirmemizin önünde engel teşkil edebiliyor.

24 SAAT UYKUSUZLUK, YÜZDE 0,1 ALKOLE DENK

Örneğin beynimiz, akşamdan kalma bir kişininki gibi bulanıklaşmaya başlıyor. Hatta 24 saatlik süre içerisinde hiç uyumayan bir vücut, kanında yüzde 0,1 alkol oranına sahip bir vücuda eşit sayılıyor. Yani bir bakıma sarhoş bir vücuda sahip oluyoruz.

Uyku yetersizliği bunun yanı sıra iştahımızla ilgili sorunlar da yaratıyor. Aç olduğumuzu beynimize bildiren hormon yükselişe geçerken, tok olduğumuzu söyleyen hormonumuz da azalmaya başlıyor. Bu da tabii ki aç olmasak da daha fazla yememize sebep oluyor. Bu süreçte tükettiklerimiz de genellikle tatlı veya tuzlu yiyecekler oluyor.

KALBİNİZİ SEVİYORSANIZ...

Daha da önemlisi, uykusuzluk kalple ilgili önemli sağlık problemlerine yol açabiliyor. Uzmanlara göre uyku sırasında, kan basıncı ve kalp atış hızı düşüşe geçiyor yani vücut kendini dinlendiriyor. Dolayısıyla yetersiz uyku, vücudumuzun kardiyovasküler sistemini gereksiz yere strese sokuyor, bunun sonucunda da iltihaplı kan damarlarının oluşmasına ve en kötü senaryoda kalp krizi ve felç gibi ciddi tehditlerin ortaya çıkmasına neden oluyor.

Yetersiz ve kalitesiz uykunun diğer etkileri ise, daha zayıf bir bağışıklık sistemi, yavaş metabolizma ve yorgun görünen bir cilt.

Obezite ile bağlantılı kanserlerde tedavi umudu

Obezitenin bazı kanser türlerinde riski artırdığı ve hastalığın seyrini kötüleştirdiği biliniyor. ABD'li bilim insanlarının çalışması ise obezite hastalarında kanser hücrelerinin hızla büyümesine yol açan bu mekanizma ortaya çıkardı.


Araştırma, ABD'nin Houston kentindeki Teksas Üniversitesi Sağlık Merkezi'nde görevli bilim insanlarınca yapıldı.

AÇMA-KAPAMA DÜĞMESİ 

Buna göre, obezite ile ilişkili kanser türlerinde "açma-kapama" düğmesi olarak nitelenen moleküler mekanizma, obezite bağlantılı kanser türleri için yeni tedavi yöntemleri geliştirilmesine katkı sağlayacak.

OBEZİTE EN ÇOK MEME, KALIN BAĞIRSAK VE PROSTATTAN ÖLDÜRÜYOR

Obeziteyle ilişkili kanser türleri arasında özellikle meme, kalın bağırsak ve prostat kanseri ilk sıralarda geliyor.

Teksas Üniversitesi Sağlık Merkezi'nin internet sitesi ile "Nature Communicatios" adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırma, ABD'de her yıl 26 bin kişinin ölümüne yol açan prostat kanseri üzerinde yapıldı.

BAZI TÜMÖRLER SALDIRGAN ŞEKİLDE BÜYÜMEK İÇİN YAĞA İHTİYAÇ DUYUYOR

Araştırmayı yayımlayan yazı heyetinin başkanı Teksas Üniversitesi Tıp Fakültesinde görevli Doç. Dr. Mikhail Kolonin, yaptığı açıklamada, bazı tümörlerin saldırgan bir şekilde büyümek için vücuttaki yağa ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Kolonin, buldukları moleküler ağın yardımı olmadan yağın tümörlerin büyümesine katkı yapmasının söz konusu olmadığına işaret etti.

KANSERLERİN AÇMA-KAPAMA DÜĞMESİ

Fareler üzerinde yapılan araştırmada, "Kemotin CXCL 1" adlı molekül, obezite ile ilişkili kanserlerin "açma-kapama" düğmesi olarak tanımlandı. Sinyal oluşturan bir molekül olan "Kemotin CXCL 1"in hücreler arasında trafiği düzenleme özelliğine sahip olduğu biliniyor.

Araştırmada, söz konusu molekülün engellenmesi durumunda obezite ile ilişkili prostat kanserinin yavaşladığı gözlemlendi. Hürriyet

22 Haziran 2016 Çarşamba

Tümörü yok ediyor sağlıklı hücreleri koruyor

Fransa'da Nice Üniversitesi'nden bilim insanları "melanom" türü cilt kanserinin tedavisi için geliştirilen ilacın, tümörlü hücreleri yok ederken sağlam hücrelere ise zarar vermediğini belirledi.

Fransız bilim insanları, "melanom" türü cilt kanseri tedavisi için yeni geliştirilen ilacın, tümörlü hücreleri yok ederken sağlam hücrelere zarar vermediğini kanıtladı.

HEDEFE YÖNELİK TEDAVİYE DİRENÇ GELİŞTİRMİŞ HASTALARDA ETKİLİ

Farelerde denenen ve insanlardan alınan biyopsiler üzerinde uygulanan yeni ilacın, hedefe yönelik tedavilere direnç geliştirmiş hastalarda da etkili olduğu, meme, kolon, prostat, pankreas ve hatta kronik miyeloid lösemi gibi diğer kanser türlerinde de fayda sağladığı, yakın zamanda klinik çalışmalarının başlatılacağı da bildirildi.

CİLT KANSERİ ARTIYOR

Türk Dermatoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Fezal Özdemir, son yıllarda cilt kanseri görülme sıklığının artış gösterdiğini belirterek, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre her yıl dünyada 2-3 milyon melanom-dışı deri kanseri tanısı konulduğunu, 2012'de ise dünya genelinde 232 bin melanom tipi deri kanseri ve bunlara bağlı 55 bin kişinin yaşamını yitirdiğini ifade etti.

MELANOM RİSKİ 10 SENEDE 2 KAT ARTTI

"Genel olarak melanom tipi cilt kanseri görülme sıklığı ortalama her 10 senede 2 kat artmaktadır" diyen Özdemir, uzun süreli veya aralıklı ama yoğun güneş ışınına maruz kalmanın, solaryum gibi yapay ultraviyole kaynaklarının hastalık gelişimi açısından ciddi bir risk faktörü olduğunu vurguladı.

AÇIK TENLİLER, KIZIL SAÇLILAR DİKKAT

Prof. Dr. Özdemir, açık tenlilerin, kızıl veya açık renkli saçlıların, mavi-yeşil gözlülerin ve çilli olanların da risk taşıdığını vurgulayarak, güneşte yanan ancak bronzlaşmayan kişilerin de risk grubunda yer aldığına dikkati çekti.

Aile öyküsü bulunanların, vücudunda çok sayıda beni olanların da dikkatli olması gerektiğinin altını çizen Fezal Özdemir, söz konusu kansere yatkınlık geni taşıyanların da risk taşıdığını bildirdi.

"DİRENÇ GELİŞMİŞ HASTALARDA DA ETKİLİ"

"Melanom" tipi cilt kanserinde standart tedavinin öncelikle cerrahi, hatta tanı sonrası geniş cerrahi olduğunu anlatan Özdemir, bunun dışında lenf bezlerine ya da organlara yayılımına göre ana tedaviye yardımcı olan adjuvan tedaviler, hedefe yönelik ajanlar ve immuno-onkolojik tedaviler olduğunu anlattı.

Melanom–dışı deri kanserlerinde ise cerrahi yanı sıra elektro-cerrahi, radyoterapi, kriyoterapi, lazer ve fotodinamik tedavi gibi farklı yöntemlerin de kullanılabileceğini ifade etti.

Prof. Dr. Fezal Özdemir, yeni geliştirilen ilaçların ve yeni molekül araştırmalarının tedaviye yeni seçenekler sunduğunu belirterek, son olarak Fransa'da Nice Üniversitesi araştırmacılarından Michael Cerezo ve Stephane Rocchi başkanlığındaki ekip tarafından "melanom" türü cilt kanseri tedavisine
yönelik yeni bir ilaç geliştirildiğini bildirdi.

TİP 2 DİYABET İÇİN BULUNAN İLAÇ KANSERE DE İYİ GELİYOR

Araştırmanın sonuçlarının "Cancer cell" isimli bilimsel dergide yayımlandığını ifade eden Özdemir, şunları kaydetti:

"(Thiazole Benzensulfonamides) isimli yeni ilaç grubu, hücrelerin insulin duyarlılığını artırdığı için öncelikle tip 2 diyabet hastaları için ortaya kondu, ancak maddenin yapısının yeniden düzenlemesinin ardından 'HA15' ismiyle antikanser ilacı olarak tekrar formüle edildi.

'HA15', hücre zarı ile çekirdek arasında madde taşımada görevli 'endoplazmik retikulum' isimli yapıda bulunan immunoglobulin proteinini hedefliyor. Bununla reaksiyona girince kanser hücresinin içindeki 'endoplazmik retikulum' zarar görüyor ve programlanmış hücre ölümü ve doğal yıkıcı mekanizmalar uyarılarak, melanom hücresi öldürülüyor. Ancak bu toksik etki normal hücreleri etkilemediği için, sağlıklı hücreler korunuyor.

BİRÇOK KANSER TÜRÜNDE ETKİLİ

Günümüzde metastatik melanomda hedefe yönelik ajanlar ve immuno-onkolojik tedavi yöntemleri yaşam süresini 5 yıla çıkarabilmişse de hastaların pek çoğunda, tümörün tekrarlamasını ya da başka yere sıçramasını önlemek için yeni tedavileri ihtiyaç vardır. Geliştirilen bu ajanın avantajı, özellikle kanser hücresini etkileyip, normal hücrelere zararlı olmamasıdır. Ayrıca, hedefe yönelik tedavilere direnç geliştirmiş hastalarda ve meme, kolon, prostat, pankreas, hatta kronik miyeloid lösemi gibi diğer kanser türlerinde de etkili olduğu bildirilmiştir."

Prof. Dr. Özdemir, ilacın antikanser etkisinin deneysel olarak fareler üzerinde gösterildiğini, insanlarda ise hastalardan alınan biyopsiler üzerinde melanom hücrelerini etkilediğinin ortaya konduğunu anlatarak, "Sonuç olarak, bu ajanın melanom tedavisinde potansiyel bir tedavi ajanı olduğu söylenebilir. Yeni tedavi yönteminin, etkinlik, güvenirlik ve yan etkiler açısından sınanacağı klinik çalışmaların yakında başlayacağı umut edilmektedir." değerlendirmesinde bulundu. Hürriyet

Aşırı terliyorsanız çaresi var

Normalden fazla terleme; yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. Üstelik yaz sıcaklarının etkisiyle yaşanan sıkıntı daha da büyüyor. Ancak en etkili çözüm yolu olan botoks tedavisi, bu sorundan uzun süre kurtulmanızı sağlıyor...


Terleme insanlarda doğal olarak görülürken, aşırı terleme çok büyük sorunlar yaratabiliyor. Özellikle ter bezlerinin fazla çalışmasına bağlı olarak deri yüzeyine salınan terin artması sonucu, kişide gündelik yaşamı etkileyecek derecede fazla ve rahatsız edici terleme görülebiliyor. Dr. Eylem Acar Kliniği'nin sahibi Dermatolog Dr. Eylem Acar, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bu sorunun tedavisiyle ilgili bilgi verdi…

SEBEPLERi NELERDiR?

Ter miktarı kişiden kişiye göre değişebildiği için aşırı terlemenin tanısı ve değerlendirmesi çoğu kez zordur. Terin salgılanması insanlarda sinir sisteminin çalışması ile doğru orantılı olup, aşırı terleme toplumun yüzde 1'inde karşılaşılan bir sorundur. Aşırı terlemenin en önemli nedenleri arasında; stres, değişik uyaran ilaçlar (insülin), tiroid bezinin aşırı çalışması, böbrek üstü bezinde görülen hastalıklar, menopoz, hipoglisemi, şişmanlık, bazı kanserlerin tedavisinde kullanılan ilaçlar ve hormonlar yer alır. Sistemik hastalıklardan diyabete, kalp yetmezliğinden karsinoid sendroma kadar pek çok sağlık sorunu da terleme yapabilir. Pratikte en çok görülen terleme şekli; strese bağlı olan ve özellikle avuç içi, ayak tabanı, koltuk altı ve daha az olarak da yüz ve kasıkta terleme yapan tiptir. Terleme olan bölgelerde bakteri üremesi kolaylaşacağı için aşırı terleme kokuya da neden olur ve kişinin fiziksel ve sosyal hayatını negatif yönde etkiler. Bu gibi durumlar özellikle ellerde, ayak tabanında, yüzde ve gövdede oluşabilir ve kişinin terlemesi ile stres arasında kısa bir denge oluşur. Stres durumu ile birlikte bu bölgelerde hızlı bir terleme gözlenir.

Önceden nedeni araştırılmalı

Terleme tedavisine başlamadan önce ilk aşamada terlemenin nedenleri araştırılır. Kişide kilo problemi olup olmadığı incelenir. Uzun süreli geçirdiği herhangi bir rahatsızlık olup olmadığı, menopoz döneminde olup olmadığı, tiroid bezi veya böbrek üstü bezi ile ilgili herhangi bir problemi olup olmadığı araştırılır. Sorun saptanamadığı durumlarda sempatik sinirlerin doğuştan aşırı çalıştığı düşünülür. Bu soruna karşı çok değişik tedavi şekilleri uygulanabilir:


Hastanın beyaz renkli, hafif, pamuklu giysiler ve çoraplar giymesi tavsiye edilir.

İyontoforez: Özellikle ellerdeki, ayaklardaki ve koltuk altı bölgesindeki aşırı terlemede kullanılan bir yöntemdir. Sık tekrarlanması gereken bu yöntemle, bölgesel, hafif ve orta derecede terlemesi olan hastalarda oldukça iyi cevap alınıp, 1 – 3 aylık iyileşme dönemleri sağlanabilir.

Botulinum toksin (botoks) tedavisi:  Özellikle el içi, ayak tabanı ve koltuk altı terlemesinde kullanılan bir ilaçtır. Bu yöntem ter bezlerini çalıştıran sinirlerin faaliyetlerini azaltarak terlemeyi birkaç kat azaltır ve ortalama etki süresi 8-10 aydır.

Bölgeye yönelik kurutucu pudra ve solüsyonlar kullanılması tavsiye edilir. Pudralar nemi alıp, bölgenin kurumasını sağlayabilir ve antiseptik ilaçlar ikinci enfeksiyonun yerleşmesini
engelleyebilir.

Botoks tedavisi nasıl uygulanır?

Neş­ter­siz genç­li­ğin ilk adı­mı olan Bo­tu­li­num tok­sin ilk kez 1977 yı­lın­da in­san­lar üze­rin­de kul­la­nıl­dı. Göz dok­tor­la­rı Bo­tu­li­num tok­si­ni şa­şı­lık ve di­ğer göz has­ta­lık­la­rı te­da­vi­sin­de kul­lan­dı. 1989 yı­lın­da FDA'­dan yüz­de­ki kı­rı­şık­lık­lar için onay alan Bo­tu­li­num tok­sin 20 yı­lı aş­kın sü­re­dir an­ti aging te­da­vi­le­rin­de ba­şa­rıy­la uy­gu­la­nı­yor. Bil­di­ği­miz gi­bi yıl­lar için­de yü­zü­müz yer çe­ki­mi, gü­neş ışın­la­rı, mi­mik ha­re­ket­le­ri ve stres gi­bi olum­suz fak­tör­ler ne­de­niy­le de­for­me olu­yor.

Tıp­ta bir­çok alan­da mu­ci­ze­vi te­da­vi­ler sağ­la­yan bo­tu­li­num tok­sin, ter­le­me te­da­vi­sin­de de ba­şa­rı­lı so­nuç­lar ver­mek­te­dir.

Son 20 yıl­da es­te­tik­te “ça­ğın mu­ci­ze­si­” ola­rak ta­nım­la­nan bo­tu­li­num tok­sin sa­ye­sin­de, hem yüz­de­ki se­vim­siz, za­ma­nın acı­ma­sız iz­le­ri ge­çi­ri­lir­ken hem de tik­ler, nö­ro­lo­jik va­ka­lar ve özel­lik­le yük­sek tek­no­lo­ji­nin bi­le te­da­vi sağ­la­ya­ma­dı­ğı aşı­rı ter­le­me te­da­vi edi­le­rek, ba­şa­rı­lı so­nuç­lar sağ­la­nı­yor.

İş­lem 15-30 da­ki­ka sü­rü­yor

Özet­le­mek ge­re­kir­se; göz çev­re­si, alın ve kaş or­ta­sın­da­ki kı­rı­şık­lık­la­rı gi­de­ren bo­tu­li­num tok­sin, aşı­rı ter­le­me ve ter ko­ku­su­nun ra­hat­sız edi­ci du­ru­mun­dan da kur­ta­rı­yor. Ka­dın ve er­kek­ler­de ko­lay­lık­la uy­gu­la­na­bi­le­cek bu yön­tem 15-30 da­ki­ka için­de­ki ya­pı­lan pra­tik bir uy­gu­la­ma ile çok uzun bir sü­re bo­yun­ca ra­hat et­tiriyor.

Uzman bir doktora başvurun

El içi, ayak ta­ba­nı ve kol­tuk al­tın­da­ki ter­le­me­ye kar­şı bo­tu­li­num tok­sin uy­gu­la­ma­la­rı ol­duk­ça pra­tik bir şe­kil­de uy­gu­la­nı­yor. “P­rob­lem olan böl­ge­de ilk aşa­ma­da ger­çek­ten ter­le­yen böl­ge, test­ler ile tes­pit edi­lir, da­ha son­ra­ki aşa­ma­da böl­ge­ye anes­te­zi ni­te­li­ği ta­şı­yan krem­ler tat­bik edi­lir ve 15 da­ki­ka bek­let­tik­ten son­ra uy­gu­la­ma­ya baş­la­nır.

Son de­re­ce in­ce uç­lu (in­sü­lin en­jek­tö­rü) iğ­ne va­sı­ta­sıy­la prob­lem­li olan böl­ge içi­ne bo­tu­li­num tok­sin ila­cı en­jek­te edi­lir. Aşı­rı bir acı his­si duy­ma­dan, te­da­vi için de­fa­lar­ca za­man ayır­ma­dan ve cer­ra­hi her­han­gi bir ba­kı­ma ge­rek kal­ma­dan or­ta­la­ma 10-12 ay bo­yun­ca hem ter­le­me­nin mik­ta­rı ol­duk­ça aza­lır, hem de te­rin ra­hat­sız edi­ci ko­ku­sun­dan ki­şi kur­tul­muş olur. Bo­tu­li­num tok­sin bu böl­ge­de aşı­rı ça­lı­şan ter bez­le­ri­nin ve kas­la­rın is­ten­me­yen ha­re­ket­le­ri­ni et­ki­le­di­ğin­den, ter­le­me so­ru­nu da gi­de­ril­miş ola­cak­tır.”

Bu­gün tec­rü­be­li he­kimler ta­ra­fın­dan uy­gu­la­nan yön­tem ol­duk­ça yüz gül­dü­rü­cü so­nuç­lar ve­ri­yor. Bu uygulama bi­linç­li uz­man he­kim ta­ra­fın­dan uy­gu­lan­ma­lı.

Güneş kremi 9 yaşındaki kızın cildini yaktı

İngiltere'de 9 yaşındaki Olivia Bennett, bir güneş kremini kullandıktan sonra cildinde asit yanığına benzer oluştu.


Olivia’nın annesi Louise Nickles, güneş kremini Haziran’da Meksika’da tatil yaparken kızına sürdüğünü, ardından Olivia'nın cildinin su topladığını anlattı.

ÜRÜNLERİMİZİN KALİTESİNDEN EN UFAK BİR ŞÜPHEMİZ YOK

ABD'li kişisel bakım ürünleri üreticisi firmadan gelen açıklamada ise "Ürünlerimizin kalitesinden en ufak bir şüphemiz yok" dendi.

Şirketin açıklamasında, "Ürünlerimiz bağımsız firmalar tarafından çeşitli testlerden geçiyor. Buna güneş kremi faktörü testleri de dahil" ifadeleri yer aldı.

"YARALAR KALICI OLABİLİR"

İngiltere'nin Devon kentinde bir aile hekimi, Olivia’nın tedavisi için nemlendirici ve steroit kremi verse de yaraların kalıcı olabileceğini söyledi.

Olivia'nın annesi Louise Nickles, “Kremin toplatılmasını ve insanların bu durumdan haberdar
olmasını istiyorum” dedi, firmaya karşı yasal işlem başlatıp başlatmamakla ilgili avukatlara danıştığını söyledi.

DERİSİ KAZINDI VE ŞİŞTİ

ABD’nin Ohio şehrinden başka bir anne de aynı güneş kremini kullandıktan sonra 6 yaşındaki oğlunun derisinin kızarıp şiştiğini ve gösterdiği reaksiyonun geçmesinin neredeyse bir hafta sürdüğünü söyledi.

Banana Boat sözcüsü, tüm ürün bilgilerini aileye bildirdiğini ve Meksika’da satın alınan ürünün kaynağını soruşturmak adına da aileyle iletişime geçtiğini söyledi:

“Tüketicilerimizin Banana Boat ürünlerinin güvenli ve ürün etiketinde tarif edildiği şekilde kullanıldığında etkili olduğundan şüphe etmesine gerek yok."

Banana Boat güneş kremi ürünlerinin de sahibi olan Energizer Holdings Inc, 2012’de kremlerin tamamen kurumadığında tüketicinin cildinde alev alma riskinden dolayı ürünlerini geri çekmişti. BBC Türkçe

21 Haziran 2016 Salı

Havuzda sakın bunu yapmayın

Yaz döneminde özellikle otel ve toplu kullanım alanlarındaki havuzların enfeksiyon riski taşıdığının altını çizen Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Şeyda Atabay, havuz içerisinde gözlerin açılmaması gerektiğini önemle vurguladı. Havaların ısınmasıyla birlikte havuz ve deniz mevsiminin başladığını anlatan Op. Dr. Şeyda Atabay, bu dönemlerde göz enfeksiyonlarına sıkça rastlandığını belirtti. 



SICAKLAR NEDENİYLE MİKROPLAR HIZLA YAYILIYOR 

Aşırı nem ve yüksek sıcaklıklar nedeniyle mikropların, hastalığın salgın haline gelmesine sebep olduğunu dile getiren Op. Dr. Atabay, "Gözde enfeksiyona neden olan bakteri ve virüsler gözde kızarıklık ve batma sorunlara neden olmaktadır. Bu enfeksiyon etkenleri özellikle çok bulaşıcıdır" ifadelerini kaydetti.

TOPLU KULLANIM ALANLARINDAKİ HAVUZLAR RİSK TAŞIYOR 

Özellikle otel ve toplu kullanım alanlarındaki havuzların büyük risk taşıdığını belirten Op. Dr. Şeyda Atabay, "Gözde ciddi enfeksiyon ve keratit problemlerine kadar neden olabilen salgın enfeksiyon etkeni, adenoviral enfeksiyonu olarak adlandırdığımız virüslerin neden olduğu göz problemleridir. Bu virüsü taşıyan kişilerin göz ve solunum yollarındaki salgıları bulaşmaya ve hastalığın yayılmasına sebep olmaktadır. Adenoviral konjontivit rastladığımız hastalarımıza özellikle ellerini gözlerine değdirmemeleri, kalabalık ortamlara girmemeleri, havuz gibi toplu kullanım alanlarını kullanmamaları gerektiği konularında uyarılarda bulunmaktayız" dedi.

MUTLAKA HAVUZ GÖZLÜĞÜ TAKILMALI 

Hastalığın bulgularının gözde kızarıklık, batma, sulanma, kaşınma, sonrasında çapaklanma ve kulak önündeki lenf bezlerinin şişmesi olarak gözlendiğini anlatan Op. Dr. Şeyda Atabay, şunları söyledi:

"Tedavisinde öncelikle salgını engellemek amacıyla hastaya önerilerde bulunmak gereklidir ve rahatlatıcı üzerine eklenen bakteriyel enfeksiyonlarına yönelik tedaviler planlanmalıdır. Bu hastalıklardan korunmak için önlemler alınabilir. Bunlardan göz kızarıklığı, çapaklanması olan kişilerle yakın temasta bulunmamak en önemlisidir. Toplu kullanım alanlarındaki havuzlar kullanılacaksa mutlaka havuz gözlüğü takılmalı. Havuzda su içinde gözler açılmamalı. Lens kullanıyorsa kesinlikle lens ile havuza girilmemelidir. En küçük bir göz probleminde ise en yakın göz hastalıkları doktoruna muayene olunmalıdır."

Canan Karatay kinoaya savaş açtı

Prof. Dr. Canan Karatay, konuk olduğu programda yeşil mercimeğin besin değerinin, kinoadan daha zengin olduğunu vurguladı.


Canan Karatay, Derya Baykal’ın, FOX TV’de yeni başlayan ‘İşin Sırrı Derya’da’ programına konuk oldu. Programda yararlı besinlerden bahseden Karatay, mercimeğin önemini vurgularken, kinoanın yeşil mercimeğin yerini tutamayacağını da ekledi.

KİNOA YERİNE YEŞİL MERCİMEK

Baykal’ın ‘yemek seçimi hazırlama ve pişirmede nelere dikkat etmeliyiz’ sorusu üzerine Karatay kendi kitabından örnekler verirken yeşil mercimeğin faydalarına da değindi. Mercimek için dünyanın en sağlıklı ve en doğal besini diyen Karatay, ithal olmaması konusuna da dikkat çekti.

Derya Baykal’ın bir önceki gün yayında kinoa pişirdiğine vurdu yapan Canan Hoca; “Kinoa ithaldir, mercimeğin besin değeri daha yüksektir” diyerek, kinoa yerine mercimek tüketiminin artırılmasını önerdi.

2 KATI FİYAT

Markalarına göre değişen kinoa fiyatlarının marketlerdeki en ucuz satışı yarım kilosu 12.45 TL şeklinde… Bu yarım kilo fiyatı 24 TL’ye kadar çıkabiliyor.

Yeşil mercimeğin kilosu ise 5.95 TL… Organik olduğu söylenenlerin ise kilosu en fazla 12 TL’ye kadar çıkıyor.

Baş dönmesinin nedeni ne?

Hint asıllı Nörotoloji ve Tıbbi Odyoloji Uzmanı Dr. Anirban Biswas baş dönmesinin nedenlerini açıkladı.

Vestibüler (vücudun denge duyusuna liderlik eden duyu sistemi) bilim dalında önemli katkılarda bulunmuş olan Hint asıllı Medikal Nörotoloji ve Odyoloji Uzmanı Dr. Anirban Biswas, konuk olduğu Bayındır Söğütözü Hastanesi Denge Merkezi'nde; “Bazen hayattan kopmanıza bile neden olan baş dönmelerinin temelinde denge sorunu yatıyor. Bu sorunun çözümü için ise bütünsel yaklaşım ve bütünsel tedavi gerekiyor” dedi.

Dünyada milyonlarca hastanın iş hayatından kopmasına, araba kullanma, merdiven çıkma gibi günlük aktivitelerini bile yerine getirmeyip hayattan soyutlanmasına neden olan “baş dönmesi” ve “denge” sorunu, Bayındır Söğütözü Hastanesi Denge Merkezi'nde uluslararası boyutta ele alındı.

Vestibüler (vücudun denge duyusuna liderlik eden duyu sistemi) bilim dalında önemli katkılarda bulunmuş olan, alanında dünyanın sayılı bilim insanları arasında yer alan Hint asıllı Nörotoloji ve Tıbbi Odyoloji Uzmanı Dr. Anirban Biswas, Bayındır Söğütözü Hastanesi Denge Merkezi'nin konuğu oldu.

“BÜTÜNSEL TEDAVİ GEREKLİ”

Bayındır Söğütözü Hastanesi Denge Merkezi Başkanı ve Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Nuri Özgirgin ile birlikte çalışmalar yapan ve tecrübelerini paylaşan Dr. Anirban Biswas, uzmanı olduğu nörotolojinin, işitme bozuklukları, vertigo ve kulak çınlaması gibi sorunları kapsayan bir alan olduğu bilgisini verdi. Dr. Biswas, dünyada milyonlarca insanın baş dönmesi, işitme bozukluğu, kulak çınlaması gibi sorunlar yaşadığını ve bunun tanısının bile çok zor konulduğunu belirtti. Tüm bu şikayetlerin temelinde denge sorununun yattığını vurgulayan Dr. Biswas, bu sorunu “bütünsel yaklaşım”la çözmek gerektiğini vurguladı. Dr. Biswas, “Kulak Burun Boğaz, nörolog, fizik tedavi uzmanları birlikte çalışmalı, hastalara çok yönlü bir tedavi programı uygulamalı” diye konuştu. Sözcü

19 Haziran 2016 Pazar

Yabancı sağlık çalışanlarına müjde

Sağlık Bakanlığınca hazırlanan, "Yabancı Sağlık Meslek Mensuplarının Türkiye'de Özel Sağlık Kuruluşlarında Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik" Resmi Gazete'de yayımlandı. Düzenlemeye göre, Türkiye'de mesleklerini icra edemeyen yabancı sağlık çalışanları, Sağlık Bakanlığınca değerlendirilerek yeterli kabul edilmeleri halinde, belirlenecek sağlık kuruluşlarında görev yapabilecek.



Türkiye'de mesleklerini icra edemeyen yabancı sağlık çalışanları, Sağlık Bakanlığınca değerlendirilerek yeterli kabul edilmeleri halinde, belirlenecek sağlık kuruluşlarında görev yapabilecek.

YABANCI EBELER DE TÜRKİYE'DE GÖREV YAPABİLECEK

Sağlık Bakanlığınca hazırlanan "Yabancı Sağlık Meslek Mensuplarının Türkiye'de Özel Sağlık Kuruluşlarında Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik" Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.  

Buna göre, yönetmelik, diş hekimi, eczacı, hasta bakıcılar hariç, özel sağlık kuruluşlarında çalışacak tüm yabancı sağlık meslek mensuplarını kapsıyor. Daha önceki mevzuatta yer alan "ebe" ibaresi de yönetmelikten çıkarılarak yabancı ebelerin de Türkiye'de görev yapabilmesi sağlanacak.  

SURİYELİ SAĞLIK MENSUPLARINA ÖZEL İZİN VERİLECEK

Düzenlemeyle ayrıca, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından Türkiye'de çalışmalarına izin verilecek Suriyeli sağlık meslek mensupları için Sağlık Bakanlığınca verilecek ön izin belgesine ilişkin mevcut maddede değişiklik yapıldı.  

Bu değişiklik çerçevesinde, Türkiye'de mesleklerini icra edemeyen yabancı sağlık çalışanları, Sağlık Bakanlığınca değerlendirilerek, yeterli kabul edilmeleri halinde belirlenecek sağlık kuruluşlarında görev yapabilecek.  

Diş beyazlatmak isteyen genç kadının yüzü bu hale geldi

İngiltere'de yaşayan 18 yaşındaki Abbie Kilbride'ın tek istediği dişlerini beyazlatmaktı.



Bunun için gidip kendisine bir diş beyazlatma seti aldı. Ancak ertesi sabah acı içinde kıvranarak uyandı. Genç kadının kullandığı set yüzünden dişleri neredeyse damaklarından ayrılmak üzereydi.

Yutkunma güçlüğü çeken Kilbride, 5 gün boyunca yemek bile yiyemedi.


Facebook'ta paylaştığı görüntüsü ise kısa sürede 7 binden fazla insan tarafından paylaşıldı. Abbie başından geçenleri şöyle anlattı;

"Herkesi uyarmak istiyorum benim yaptığım hatayı kimse yapmasın. Bu yüzden son bir kaç günde yaşadıklarımı paylaşmak istedim. Eve gelerek diş beyazlatma yapan bir kadından hizmet aldım. Israrla bana ismini söylemek istemedi. 10-15 dakika arayla dişlerime jel sürdü.


Yaşımı ve alerjim olup olmadığım gibi şeyleri hiç sormadı. Tedavi bittiğinde ağzımda bir tuhaflık vardı. Kadın bunun normal olduğunu ve bir sıkıntı olursa nemlendirici sürmemi söyledi.

2 saat sonra dudaklarım şişmişti. Şişliği indirmek için antihistaminik bir buz kullandım.


Ancak gittikçe kötüleşti. Ertesi sabah kalktığımda daha da kötü olmuştu. Dudaklarım birbirine yapışmıştı. Boks ringinde dövüşmüşüm gibiydi.

Aile hekimine gittim. Doktor yaptığımın tek kelimeyle 'aptalca' olduğunu söyledi." Abbie hala bir sürü antihistaminik ilaç kullanıyor. Hürriyet




18 Haziran 2016 Cumartesi

Sıcak içecekler kanserojen olabilir

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) kanser kurumunun, tüm "çok sıcak" içeceklerin büyük ihtimalle kanserojen olabileceğini duyurması bekleniyor. Kurum geçen yıl da işlenmiş etlerin tamamının kanserojen olduğunu açıklamıştı.


Reuters’ın haberine göre, Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu (IARC) daha önce kahveyi “muhtemelen kanserojen” kategorisine almasına rağmen daha sonra fikrini değiştirdi. Kurum bugün son araştırmalarında “kanserojen etkiye dair kesin delil bulunamadığını” açıklayacak.

Fakat aynı zamanda diğer bilimsel bulguların yaklaşık 65 derece veya üzerinde su, kahve, çay ve diğer içecekler de dahil çok sıcak içkilerin tamamının kanserojen etki yaratabileceği sonucuna vardığı açıklanacak.

GEÇEN YIL ‘İŞLENMİŞ ET’ AÇIKLANMIŞTI

Geçtiğimiz yıl işlenmiş etin kansere yol açabileceğini açıklamasıyla manşetlerde kendisine yer bulan Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı IARC, sonuçlara insan ve hayvanlar üzerinde binden fazla araştırmanın ardından ulaştı. Kahvenin kanserojen olup olmadığına dair yeterli kanıt bulunamadı. Sözcü

Klima sağlığa zararlı mı?

Klimaları doğru kullanarak olası zararlarını etkisiz hale getirebilirsiniz.


Klima kullanırken nelere dikkat etmeli, mekanın neresine konmalı, kaç dereceye ayarlanmalı? Doğru kullanımla klimanın temiz ve taze hava sağladığını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Nafiz Karagözoğlu, önemli bilgiler verdi.

Klimaların özellikle taze ve temiz hava gereksinimi olan kronik bronşit ve astım hastaları açısından rahatlatıcı olabileceğini anlatan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Nafiz Karagözoğlu, “Klimaları doğru kullanmak için dikkat edilecek noktalar; kullanılacak mekan ve klima seçimi, kullanılacağı ortamın büyüklüğüne uygun olmalı. Servis bakımı ve kontrolü yapılabilmeli. Odanın en uygun yerine yerleştirilmeli. Klimanın etkinliği ve enerji tasarrufu için odanın duvar, taban, tavan ve pencereleri ısı yalıtımlı olmalı” dedi.

Klimanın mekana uygulanmasında doğru yere yerleştirilmesi ve soğuk hava akımının doğrudan vücudun üzerine gelmeyecek şekilde ayarlanması gerektiğini söyleyen Dr. Karagözoğlu, “Çalıştırırken ortam ısısı yavaş yavaş düşecek şekilde çalıştırılmalı. Soğuk hava akımı yüksek hızda doğrudan vücudumuz üzerine çevrilmemeli. Oda sıcaklığı dış ortam sıcaklığından 7-8 derece düşük olacak şekilde ayarlanmalı. Oda sıcaklığı 25 dereceden daha düşük ısılara ayarlanmamalı. Nem ayarlaması yüzde 50’ye ayarlanmalı. Klima kullanılan yerin kapı ve pencereleri kapalı tutulmalıdır. Gece yatmadan mutlaka kapatılmalı. Sabaha karşı doğal olarak vücut ısısı düşer ve uyanıkken rahatsız etmeyecek serinlik uyuyakaldığımızda hastalık nedeni olur” diye konuştu.

KLİMALARIN ZARARLARINI CİDDİYE ALIN

Araç klimalarında özellikle uzun süreli kullanımlarda hava akımının ön cama doğru çevrilmesi gerektiğini söyleyen Karagözoğlu, “Araçlar sizin kullanımınıza bağlı olarak faydalı ya da zararlı hale gelebilirler. Doğru ve uygun kullanılmayan klimalar ve soğutma sistemlerinin riskleri vardır. Özellikle klima ve soğutma sistemleri gerektiği gibi temizlenmez ve bakımı yapılmazsa ölüme sebep verebilen mikropların ve mantarların üremesi söz konusu olabilir. Bununla beraber viral üst solunum yolu enfeksiyonları, yüz felci, kas tutulmaları ve ağrılar olabilir. Bağışıklık sistemi baskılanmış çeşitli hastalarda klima kaynaklı mikroplar nedeniyle sinüzit, bronşit, göz iltihabı, beyin iltihabı, zatürre olabilir” dedi.

Klimalarla ilgili en önemli hastalığın “Lejyoner Hastalığı” da denilen bir çeşit zatürre olan “Legionella pneumophilia” isimli mikrobun yaptığı hastalık olduğunu söyleyen Dr. Karagözoğlu, şunları kaydetti:

“Lejyon, eski Romalılar’da piyade ve süvarinin oluşturduğu askeri birliklere verilen isimdir. Bu birlikteki askerlere lejyoner denir. İlk kez 1976 yılında ABD’deki Pensilvanya lejyonerlerinin yaptıkları bir toplantıda salonda bulunan kişilerde görülmüştür. Bunun havalandırma sisteminden kaynaklandığı anlaşılmıştır. Hastalığın tanınması ile birlikte bu zatürre tipinin alışılagelmiş zatürre belirtilerini göstermediği fark edilmiştir. Hastalığa neden olan ise klima sistemindeki bir bakteridir. Bu bakteri klimaların filtre sistemlerinde uygun nem ve ısıda üremekte, buradan da ortam havasına dağılmaktadır. Hastalık insandan insana bulaşmaz. Bebekler, yaşlılar, erkekler, sigara içenler, alkolikler, kalp-damar hastaları, kronik bronşit hastaları, diyabet (şeker) hastaları, böbrek hastaları, bağışıklık sistemi baskılanmış olanlar, kortizon kullananlar artmış risk altındadırlar. Klimalar içinde üreyen çeşitli mantar ve bakteriler de solunum yolu enfeksiyonları ve zatürre gibi enfeksiyon hastalıklarına yol açabilir. Özellikle bakımı yapılmamış büyük işyeri ve otel klimalarında bulunan mikroorganizmalar alerjik hastalıkları, astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı gibi hastalıkları tetikleyebilir.” Sözcü

Dişlerimizi nasıl fırçalamalıyız?

Diş fırçası seçiminden kullanılması gereken macun miktarına kadar, doğru diş temizliği nasıl yapılır?

Diş temizliği ile ilgili kulaktan dolma pek çok yanlış bilgiye sahibiz. Peki doğru diş temizliği nasıl olur? Diş Hekimi Dt. A. Doğan Bircan, sağlıklı ve estetik dişler için yapılması gerekenleri anlattı.
Ağız ve diş sağlığında diş fırçalamanın tek başına yeterli olmadığını ifade eden diş hekimi Dt. A. Doğan Bircan, “Hepimizin bildiği gibi günde en az iki kere sabah kahvaltıdan sonra ve akşam yatmadan önce dişlerimizi fırçalamamız gerekmektedir. Fakat fırçalama işlemiyle diş arası yüzeylere ulaşamadığımız için günde en az bir kere de yatmadan önce diş ipi kullanmalıyız. Bu sayede oluşmaya çalışacak bakteri plağına karşı etkili bir savunma oluşturmuş oluruz.

Peki dişlerimizi nasıl fırçalamalıyız? 

İleri geri, yani yatay yönde gidip gelerek yapılan fırçalama sıklıkla herkesin düştüğü bir yanlıştır. Fırçalama yapılırken ağzımızın hafif açık konumlandırılıp dişetinden dişe doğru yani üst çenede yukarıdan aşağıya, alt çenede de aşağıdan yukarıya doğru tek yönlü süpürme hareketi yapmamız gerekmektedir” diye konuştu.

SERT DİŞ FIRÇASI DAHA MI İYİ TEMİZLER?

Ağız kokusuna değinen diş hekimi Dt. A. Doğan Bircan, şöyle konuştu:

“Çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre kötü kokunun başlıca nedenleri sindirim sistemi rahatsızlıkları ve ağız, diş rahatsızlıklarıdır. Sindirim sistemi rahatsızlıkları için doktora gidilmelidir. Ağız ve diş rahatsızlıkları sonucu meydana gelen kötü koku ise çürük diş ve diş eti problemleri gibi nedenlerle oluşur. Bunlar için en kısa zamanda hem bir diş hekimine gidilmeli, hem de diş fırçası, diş ipi ve bakteri plağına karşı etkili, sürekli kullanıma uygun bir ağız gargarası ile etkin bir ağız bakımı alışkanlık haline getirilmelidir. Dişetleri kanadığında fırçalamayı kesmeli miyim? Aksine, dişeti kanaması görüldüğü takdirde derhal diş hekimine başvurmalıyız. Gereken tedavi sonrasında da fırçalama süresi uzatılmalı ve diş ipi ile de hijyen muhakkak takviye edilmelidir. ‘Sert diş fırçası ile dişleri sert fırçalarsam daha iyi temizlemiş olurum’ yanlış. İyi fırçalamak fırçanın sertliğiyle değil, fırçalama tekniğiyle ilgilidir. Genellikle orta sertlikte diş fırçaları kullanılır. Çok sert fırçalar dişleri aşındırabilir. Çok yumuşak fırçalar ise dişleri temizlemeyebilir. Ayrıca sert fırçalama sonucu dişlerin,dişetine yakın yüzeylerinde aşınma ve sonucunda çürükler oluşarak hassasiyete sebep olabilir.”

GRANÜLLERİ BOL OLAN DİŞ MACUNUNU UZUN SÜRE KULLANMAYIN

Diş macununu bol kullanmak daha iyi midir?

Diş hekimi Dt. A. Doğan Bircan, “Diş macununu bol kullanmak daha iyi midir?” sorusuna da açıklık getirerek şunları söyledi:

“Hayır. Diş macununun miktarı sadece bireyin ağızda hissedeceği ferahlık hissini arttırır. Dişlerin mine tabakasının çizilmesi macunun fazla kullanılmasıyla ilgili değil, kullanılan macunun granüllerinin büyük olmasıyla ilgilidir. O yüzden granülleri büyük olan macunların uzun süreli kullanımından kaçınılmalı. Fırçanın üzerine konulan macunun miktarı ise ‘mercimek tanesi’ büyüklüğünde olmalı. Ayrıca, diş fırçası, fırçalamaya başlamadan önce ıslatılmamalıdır. Çünkü fırça kılları ıslatılınca sertliğini kaybeder. Macunun köpürmesi için de yeterli sıvı ağızda mevcuttur. ‘Karbonat, tuz veya sodayla fırçalamak dişleri beyazlatır mı?‘ bu maddeler iri granüllü olduğu için dişin mine tabakalarını çizer ve aşındırır. Bunun sonucunda dişin parlaklığı gider ve yediğimiz ve içtiğimiz besinlerle dişler daha kısa zamanda renkleşmeye başlar. Diş taşı temizliğinden sonra daha fazla diş taşı oluştuğu da halk arasında kulaktan kulağa yayılan yanlış bilgilerdendir. Düzenli ve doğru fırçalama diş taşı oluşumunu engeller. Altı ayda bir diş hekimi kontrolü sayesinde iyi fırçalayamadığımız alanlarda oluşan diş taşları hekim tarafından temizlenmiş olur. Bunun da herhangi bir zararı yoktur. Ayrıca diş taşı temizliği doğru uygulandığında mine zedelenmeleri de görülmez. ‘Beyazlatma (bleaching) işlemi sonrasında dişler daha fazla sararır’ yanlış. Beyazlatma normal diş rengini daha da açmak için yapılır. Beyazlatmanın ilk yapıldığı dönemlerde kahve, çay ve sigara gibi dişleri renklendirecek etkenlerden uzak durmak gerekir. Beyazlatmayı yapacak hekimin tavsiyelerine uyulursa beyazlatmanın hiçbir yan etkisi yoktur.”

Yaz aylarında çocukların göz sağlığı için 5 önlem

Tatile giderken çocuklarınız için şapka ve güneş gözlüğü götürmeyi unutmayın


Çocukların yaz aylarında güneş ışınları ve allerjik etkenlere maruz kalmasını önlemek için almanız gereken birkaç basit önlem var. Yaz aylarında güneş ışınlarının yeryüzüne dik ulaşması ile birlikte ilkbaharda havada artan polen tozlarının tetiklediği, allerjik reaksiyonların daha çok alevlendiğinin görüldüğünü belirten Göz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, özellikle çocukların güneş gözlüğü ve siperli şapka kullanımının faydasının büyük olacağını açıkladı.

7-14 YAŞ GRUBU RİSK ALTINDA

Allerjik yapıları olan çocukların yaz aylarında tehlike altında olduğunu belirten Topaloğlu sözlerine şöyle devam etti; “Özellikle Vernal Keratokonjonktivit olarak bilinen, sıklıkla 7-14 yaş grubu erkek çocuklarda görülen allerjinin ağır türünde, güneş ışınlarından korunma daha çok önem taşır.”


GÖZ ALLERJİSİNE KARŞI BEBEK ŞAMPUANLARI

Batıgöz Hastanesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, yaz aylarında çiçek tozları ve polenlere karşı çocukların nasıl korunması gerektiğini ise şöyle özetledi; “Çiçek tozları ve polenler allerjik reaksiyonları tetikler. Alınacak tedbirler şunlardır: Dışarıdan eve gelindiğinde, el ve yüz bebek şampuanları ile iyice yıkanmalıdır. Üzerindeki kıyafetler çıkartıp, yıkanmaları sağlanmalıdır. Temiz ev kıyafetleri giyilmelidir.

Yazın çocuklarda göz kurulukları nadir de olsa görülebilir. Hastalığın nedenleri arasında vitamin A eksikliği, otoimmun hastalıklar ve göz yaşı bezinin doğumsal yokluğu sayılabilir. Oysa ki çocukların hissetiği göz kuruluğu bulgularının en sık sebebi, allerjik gözlerdeki göz yaşı kalitesinin bozulmasına bağlı olarak su gibi akıp gitmesi ya da buharlaşmasına bağlı yok olması sonucu olur. Bu sorunun temelindeki allerjiyi tedavi etmek çocukları rahatlatır.”

Yaz tatiline çıkmadan önce Yrd. Doç. Dr. Aziz Serkan Topaloğlu, gözlerinde sulanma, kızarıklık olan ve de kaşıntıya bağlı olarak sürekli ovuşturan çocukların, yaz öncesi göz muayenelerini yapmaları gerektiğini belirtirken, yaz ayları için göz sağlığı açısından tavsiyelerini anlattı.

ÇOCUKLARIN GÖZ SAĞLIĞI İÇİN ALMANIZ GEREKEN 5 ÖNLEM

1-Allerjik yapıya sahip olan çocukların güneş gözlüğü ve siperli şapka kullanmaları gerekir

2-Aşırı terleme ve yağ salgısının arttığı yaz aylarında arpacık sık görüldüğü için kirpik temizliğini düzenli her sabah yapmak gerekir. Yüz bol su ile yıkanıp, kirpikler bebek şampuanı ile ovalanmalıdır.

3-Denizde veya havuzda gözler suyun altında açılmamalıdır. Eğer su altını görmek istiyorsa, deniz gözlüğü takmalıdır.

4-Akıllı telefon veya ipad gibi elektronik cihazlarda uzun zaman geçirmemelidirler.

5-Göz tembelliği nedeniyle göz kapaması yapan ve gözlük kullanan çocukların yaz tatili boyunca tedavilerini aksatmamaları gerekir.

17 Haziran 2016 Cuma

Yabancı doktordan sonra yabancı ebe

Sağlık Bakanlığı, ilgili yönetmelikteki değişiklikle yabancı ebelerin çalışabilmesi için yolları açtı.

Sağlık Bakanlığı, yabancı doktordan sonra “yabancı ebe” için de kapıyı açtı. “Yabancı Sağlık Meslek Mensuplarının Türkiye'de Özel Sağlık Kuruluşlarında Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik” üzerinde değişiklik yapan Bakanlık, eski yönetmelikte yer alan ve yabancı sağlık mensubu çalıştırma kapsamı dışında tutulan “ebe hariç” ifadesini kaldırdı. Eski yönetmelikte, “yabancı ebe” kapsam dışıydı.

Yeni Yönetmelik, eski yönetmeliğin dayandığı “Suriye uyruklu sağlık mensupları” kavramını da genişletti. “Suriye uyruklu sağlık meslek mensuplarının muafiyet durumu” başlığıyla yer alan eski yönetmelikteki düzenleme, yeni yönetmeliğe “Geçici korunan sağlık meslek mensuplarının muafiyet durumu” şeklinde yer aldı. Böylece sadece Suriyeliler değil, “geçici koruma” sağlanan diğer yabancı doktor ve sağlık mensupları da kapsama alındı. Sözcü

16 Haziran 2016 Perşembe

Lyme hastalığı kene ısırığıyla bulaşıyor ve çok tehlikeli

Dokuz Eylül Üniversitesi Biyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Barbaros Çetin, kronik yorgunluk, huzursuz bacak sendromu, kalp krizi, beyin tümörü, otizm gibi birçok hastalığı taklit eden Lyme bakterisi ile Türkiye'de 10 milyon kişinin yaşadığını savundu.


Çetin, İzmir Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde yaptığı açıklamada, kene ısırığıyla bulaşan Lyme hastalığının dünyayı saran gizli salgın olduğunu belirtti. Dünyada birçok ülkede Lyme hastalığı konusunda düzenlemeler yapıldığını kaydeden Barbaros Çetin, sadece ABD'de 20 milyon Lyme hastası bulunduğunu ifade etti.

Lyme hastalığının sinir sisteminde, kalpte tutulumlar yapabildiğini ifade eden Çetin, insan vücudunda 800'e yakın semptoma neden olduğunu anlattı.

HASTALIĞIN DİĞER ADI "BÜYÜK TAKLİTÇİ"

MS'in de Lyme hastalığına bağlı olarak gelişebildiğine dikkati çeken Barbaros Çetin, "Lyme hastalığının sadece romatizma benzeri tabloya yol açmadığı, aynı zamanda vücuda yerleştiği bölgeye göre birçok farklı belirti ile ortaya çıkabileceği anlaşıldı" dedi.

Büyük Taklitçi adıyla da bilinen Lyme hastalığı belirtilerinin birçoğunun diğer hastalıklarla karıştırıldığını anlatan Çetin, şunları anlattı:

"Şu ana kadar yapılan araştırmalar Lyme hastalığının 350'den fazla hastalığı taklit edebileceğini gösterdi. Taklit ettiği bu hastalıkların başında günümüzde hızla yaygınlaşan kronik yorgunluk, huzursuz bacak sendromu, epilepsi, MS, ALS, Lupus, Alzheimer, Parkinson, otizm, hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı, kalp hastalıkları, kalp krizi, beyin tümörü, migren, kronik bağş ağrısı, fetus ölümü ve düşük, birçok cilt ve kas hastalığı gelmektedir."

"TÜRKİYE'DE BİLİNMİYOR"

Tüm dünyayı ayağa kaldıran tehlikenin Türkiye'de göz ardı edildiğini savunan Barbaros Çetin, hastalığın 1 hafta içinde fark edilirse antibiyotikle tedavi edilebildiğini, 1 ay sonra tedavinin zorlaştığını, 1 yıl sonra ise hastalığın kronik hale geldiğini ifade etti.

Türkiye'de son yıllarda yapılan ve bilimsel dergilerde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre bazı alanlarda kenelerdeki Lyme bakterisinin yüzde 44-95.8 oranlarında bulunduğunu, bazı şehirlerde ise 3 kişiden birinin Lyme ile enfekte olduğunu söyleyen Çetin, şöyle devam etti:

"ÜLKEMİZDE ÇOK YAYGIN"

"Ortaya çıkan rakamlar ülkemizin de ABD ve Almanya gibi Lyme hastalığının çok yaygın olduğu ülkelerden biri olduğunu ve çok acil şekilde yeni araştırmaların ve tedavi yaklaşımlarının şekillenmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Lyme ile zamanında mücadele etmemenin sonuçları günümüzde ve gelecekte çok büyük acılara sebep olacaktır. Yıllardır yaptığım araştırmalar ve son yıllarda Türkiye'de yapılan seropozitfik çalışmaları neticesinde ülkemizde en az 10 milyon kişinin vücudunda bu bakteri ile yaşadığını düşünüyorum ve endişeleniyorum."

Lyme nedeniyle kanser hastalığının da ortaya çıktığına dikkati çeken Çetin, Türkiye'de hastalıkla ilgili kliniklerin bulunmadığını, bu nedenle tedavi konusunda da sıkıntı yaşanabileceğini ifade etti.

"ÜNLÜLER DE HASTALIĞIN PENÇESİNDE"

Lyme hastalığını sadece kenelerin değil sivrisineklerin de taşıdığını söyleyen Çetin, George W. Bush, Alec Baldwin, Richard Gere gibi ünlülerin de bu hastalığa yakalandığını kaydetti. MS hastalığıyla gündeme gelen Serdar Ortaç'ın da Lyme hastası olabileceğini kaydeden Çetin, ünlü sanatçının bu tehlikeyi de göz önünde bulundurması gerektiğini söyledi.

Bazı ilaç firmalarının Lyme hastalığının tedavisi konusunda engel çıkarttığını, çünkü kronik hastalığın tedavisinin çok pahalı olduğunu kaydeden Çetin, dünyadaki 7 milyar insandan 4 milyarında bu bakterinin olabileceğini sözlerine ekledi.

Tuvalete sık gitme hissi, beynindeki tümörü ortaya çıkardı

Konya’da son 1 ayda biyolojik ihtiyacı olmamasına rağmen 10 dakikada bir tuvalete çıkmak isteyen, rehber öğretmen, 35 yaşındaki Kemal Özkaçar’ın göz çukurunun alt kısmında, vücudun hormon dengelerini sağlayan beyindeki hipofize baskı yapan tümör olduğu ortaya çıktı.

2 santimetre büyüklüğündeki tümör, özel bir hastanede endoskopik yöntemle burundan girilerek alındı.

5 YIL ÖNCE İNSÜLİN DİRENCİ TEŞHİSİ KOYULDU

Evli ve 1 çocuk babası Kemal Özkaçar’e, 5 yıl önce gittiğini hastanede şeker hastalığının başlangıcı kabul edilen ’İnsülin direnci hastalığı’ teşhisi kondu. Ardında da gözleri ağrımaya başladı. Son 1 ayda da biyolojik ihtiyacı olmamasına rağmen 10 dakikada bir tuvalete gitme gereksinimi duyan Özkaçar, yeniden doktora gitti. Özkaçar’ın yapılan muayenesinde göz çukurunun alt kısmında, vücudun hormon dengelerini sağlayan beyindeki hipofize baskı yapan tümör olduğu ortaya çıktı. Özkaçar, şunları anlattı:

TÜMÖR VÜCUDUN DENGESİNİ BOZDU

"Üroloji doktoruna gittim. Tüm tahliller yapıldı ve tomografi çekildi. Tuvalete çıkma hissi oluşmasına rağmen, ürolojik olarak herhangi bir rahatsızlığım olmadığı ortaya çıktı. Hormon değerlerinin yüksek çıkması üzerine ilaçlı MR çekilmesine karar verildi. MR sonucunda beyin ile göz çukurunun alt kısmında bulunan ve vücuttaki hormon dengelerini sağlayan hipofize baskı yapan tümör olduğu ortaya çıktı. Bu tümörden dolayı vücudumdaki hormon dengesinin bozulduğu ve daha önceki rahatsızlıklarımın bu tümörden kaynaklandığı belirlendi."

Tümörün 2 santimetreye ulaştığının tespit edilmesi üzerine ameliyat olmaya karar verdiğini ifade eden Özkaçar, endoskopik cerrahi yöntemiyle ameliyatının gerçekleştirildiğini ve sorunlarının
ortadan kalktığını vurguladı.

ENDOSKOPİK YÖNTEMLE TÜMÖR ALINDI 

Ameliyatı yapan Beyin Cerrahı Prof Dr. Özerk Okutan, hastanın beyninde hormon dengelerini sağlayan hipofizde tümör tespit edildiğini söyledi. Rahatsızlığın ‘Hipofiz Adenomu’ olarak adlandırıldığını ifade eden Prof. Dr. Okutan, bu tümörlerin hastada körlüğü kadar gidebilen görme bozukluğuna ve kısırlığa neden olabileceğini vurguladı. Bu tür büyük ameliyatların genellikle kafatasının açılarak yapıldığına dikkat çeken Prof.Dr. Okutan, şöyle konuştu:

"Kafatasını açmadan tamamen endoskopik yöntemle burundan girerek gerçekleştirdik. Bu tür ameliyatlarda vücutta hiçbir kesi veya iz kalmıyor. Tabi hasta için daha güvenli. Hatta hastamız ameliyatın ardından ‘Ben ameliyat oldum mu?’ deyi bize sordu."

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

Hastalığın teşhisi noktasında sıkıntı çektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Okutan, şöyle dedi:

"Hipofiz Adenomu hastalığı görme bozukluğu, hormon dengesizliğinden vücutta yaşanan ellerde, ayaklarda, burunda büyümeler, vücutta fazla kıllanma, çok idrara çıkma, kısırlık, diyabet, sırt ve boyun bölgesinde anormal yağlanmalar gibi belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Tabi hastalığın teşhisi noktasında da doktorlara büyük görev düşüyor."

Deliryum nedir?

Çoğunlukla ağır hastalıklar nedeniyle tedavi gören hastalarda ortaya çıkan deliryum en sık görülen nöropsikiyatrik tablolardan biridir.


Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Kemal Arıkan, deliryumun Kişide dikkat ve hafıza gibi bilişsel işlevler ile davranışlarda bozulma ile sonuçlanan, hızlı ve dalgalı seyirli bir tablo olduğunu ve sıklıkla ağır bir tıbbi hastalık nedeniyle hastanede yatmakta olan hastalarda ortaya çıkar.

DELİRYUM NEDİR?

Deliryum, kişide dikkat ve hafıza gibi bilişsel işlevler ile davranışlarda bozulma ile sonuçlanan, hızlı ve dalgalı seyirli bir nöropsikiyatrik tablodur.

Deliryum hastaları uyku uyanıklık sisteminde bozulma (aşırı uyarılmışlık ya da durgunluk, gündüz uykuluğu, gece ise ajitasyon-hareketlilik), dikkat-hafıza işlevlerinde gerileme ve algı bozuklukları (hayal görme, kişileri karıştırma) sergilerler. Hastalar sıklıkla nerede olduklarını karıştırırlar, saçma sapan konuşabilirler, refakatçilerini tanıyamayabilirler, öfkeli ve korkulu görünürler.

DELİRYUMUN NEDENLERİ

Deliryuma sebebiyet veren hastalıklar sıklıkla beynin dışındaki organlarla ilişkili tıbbi hastalıklardır (örn. karaciğer sirozu, ciddi kalp yetersizliği, solunum sisteminin ciddi hastalıkları, ileri düzeyde kansızlık, bedenin büyük travmaları, büyük ameliyatlar, ağır enfeksiyonlar gibi). Daha nadir olarak alkol, bazı sakinleştiriciler, ilaçlar ve beynin birincil hastalıkları (örn. ensefalit denilen beyin iltihabı) deliryum nedenidir.

Deliryum sıklıkla altta yatan tıbbi hastalığın ciddiyetini gösteren bir bulgu olarak kabul edilmelidir. Öte taraftan deliryum, hastaların amaçsız davranışları ve buna bağlı tedavi uyumsuzlukları nedeniyle tıbbi hastalıkların tedavisini güçleştirebilir.

DELİRYUM TEDAVİSİ

Deliryum sıklıkla altta yatan tıbbi hastalığın başarıyla tedavisini takiben geriler ve iyileşme eğilimi gösterir. Deliryum tıbbi tedaviye uyumun sağlanabilmesi ve kişinin yanlışlıkla kendisini yaralaması türünden risklerin azaltılması amacıyla antipsikotik denilen ilaçlar kullanılarak kontrol altına alınır.
Her deliryum olgusunda, kişinin hangi tıbbi sebeple deliryum yaşadığının araştırılması birincil öncelik taşıyan bir husustur. Bu nedenle çeşitli kan tetkikleri ve görüntüleme yöntemlerine başvurulmalıdır. Hürriyet

Depresyon hastaları oruç tutmalı mı?

17 saate varan oruç stresi tetikleyebilir.


Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Şahut Duran, uzun süren açlık durumu sebebiyle bipolar bozuklukları ve dikkat eksikliği olan hastaların daha dikkatli olmaları gerektiğini belirtti. Psikiyatri Uzmanı Duran, özelikle bipolar bozukluğu bulunan kişilerde atakların riskinin üç kat artabileceğini açıkladı.

Türkiye Psikiyatri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi de olan Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Şahut Duran, 17 saate varan oruç süresi ve psikolojiye etkileriyle ilgili açıklama yaptı. Vücudun açlık ve susuzluk halinde stres, sinirlilik ve dikkat eksikliği refleksini gösterdiğini dile getiren Duran, özellikle çocuklarda ve yaşlılarda daha dikkatli olunması gerektiğini söyledi. Ramazan ayının yaz dönemine gelmesinin çok etkili olduğunu kaydeden Duran, “Vücuttaki suyun yüzde 1’inin bile kaybı ciddi anlamda etki yaratabiliyor. Psikolojik rahatsızlıkların birçoğu bedenseldir. Bedeni etkileyen her şey psikoloji de etkiler. Halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, sinirlilik ve komaya kadar giden bir bilinç kaybı da olabilir. Özellikle rahatsızlığı olanlar, ilaç kullananlar ve bipolar bozukluğu olan hastalar dikkatli olmalı. Bipolar bozukluğu olanlar için düzenli uyku ihtiyacı vardır. Ramazan ayında uyku düzeninin bozulması ve gece uyumayıp gündüz uyunması bipolar bozukluğu tetikliyor. Bipolar bozuklukta özellikle Ramazan aylarında atak riski üç katına kadar artabiliyor” dedi.

KONSANTRASYON BOZUKLUĞU YARATABİLİR

Uzun süren açlık halinde dikkat eksikliğinin olabileceğini dile getiren Duran, su kaybını artıracak etkinliklerden uzak durulmasını önerdi. Özellikle gündüz spor yapılmaması ve güneşe fazla çıkılmaması gerektiğini söyleyen Duran, “En fazla konsantrasyon bozukluğu yaratıyor. Özellikle tehlikeli işlerde çalışanların bu konuda daha dikkatli olması gerekiyor. Şoförler, fabrikalarda tehlikeleri işlerde çalışanlar, ameliyata giren hekimlerin çok dikkat etmesi lazım. İlk günlerde dikkat eksikliği gibi sorunlar daha çok ortaya çıkıyor” dedi. Dini vecibeleri yerine getirmenin psikolojik rahatsızlıkları bulunan kişilerde ve normal insanlarda bir rahatlama, huzur yaratabileceğini söyleyen Duran, buna rağmen uzun süre aç kalmanın insan psikolojine veya fizyolojisine iyi geleceğine dair bir çalışma olmadığını açıkladı.

BİPOLAR BOZUKLUK

Bipolar bozukluk veya iki uçlu duygu durum bozukluğu, eskiden manik depresyon, manik atak veya manik depresif bozukluk olarak bilinen hastalıktır. Bipolar bozukluk, kişinin depresyon mani, hipomani ve karışık durumlar geçirdiği duygudurum bozuklukları sınıfını kapsayan tanısal kategoridir. Kişinin, depresif eğilimlerin yoğun yaşandığı dönemlerle, taşkınlık, coşkunluk olarak tanımlanabilecek mani dönemleri yaşadığı, bu bağlamda bipolar bozukluk ya da manik atak olarak tanımlanan bir rahatsızlıktır. DSM-IV adlı tanı ve istatistik kriteri ile teşhis konur. Bu hastalığın genelde yirmili yaşlarda ortaya çıktığı çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. DHA

15 Haziran 2016 Çarşamba

Tüp bebekte başarıyı etkileyen faktörler

Tüp bebek tedavisi ile ilgili bilmeniz gereken her şey...


Türkiye’deki tüp bebek tedavisinde kullanılan teknolojilerin Avrupa ve ABD seviyesinde olması buradaki tedavilerin de başarı oranını yükseltiyor. Konu ile ilgili bilgiler veren Eurofertil Tüp Bebek Merkezleri Medikal Direktörü Üreme Sağlığı ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Hakan Özörnek, “son dönemde yenilenen genetik testler, embriyo, yumurta ve sperm dondurma işlemlerindeki gelişmeler, mikro akışkanlı çip uygulaması, serum tedavisi gibi çok önemli ve başarılı çalışmalar Avrupa ve ABD ile eş zamanlı olarak Türkiye'de de uygulanmaktadır. Bütün bu gelişmeler en kaliteli embriyoyu en uygun zamanda ve koşullarda transfer ederek maksimum gebelik şansını elde etmeyi hedeflemektedir. ” dedi

TÜP BEBEKTE BAŞARI NELERE BAĞLI?

Tüp Bebekte başarıyı etkileyen en önemli faktörlerden biri anne adayının yaşı. Anne adayının yaşı ilerledikçe tüp bebekte başarı dramatik biçimde azalıyor. Yaş ilerledikçe;

*Yumurtalıkların yaşlanması

*Döllenme oranında azalma

*Rahim iç zarının döllenen yumurtayı tutma yeteneğinin azalması

*Endometriozis hastalığı ve myomların görülme sıklığının artması

*Doğurganlığı etkileyebilecek cerrahi müdahaleler
artmaktadır.

Dünyada da henüz yeni uygulanan bir tedavi ile anne adaylarından adeta “altın yumurta“ elde edebiliyoruz. Bir kadının yumurta rezervi doğduğu anda belli olmaktadır ve bunu değiştirmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Kadın kaç yaşında ise yumurtası da aynı yaştadır, yani kadınlar yaşlandıkça yumurtaları da yaşlanır. Hatta kimi zaman çok genç kadınlarda yaştan bağımsız olarak da yumurtalık yaşlanması görülebilmektedir. Yaşlanan yumurtalar da gebelik şansını çok önemli oranlarda azaltmaktadır.
Tüp bebek tedavisi uyguladığımız hastalarda 20-30'lu yaşlardaki anne adaylarından 8-10 yumurta toplarken, 40'lı yaşlardaki hastalardan yumurta toplama sayısı 1-2'ye düşmektedir.

DOĞURGANLIK NASIL KORUNUR?

Kadınların doğurganlıklarını korumak için yaşam tarzlarında yapabilecekleri bazı değişiklikler mevcut.

KİLO KONTROLÜ

Yapılan araştırmalar aşırı kiloların doğurganlığı olumsuz yönde etkilediğini gösteriyor. Kadınların sağlıklı beslenmeleri ve normal kiloda olmaları doğurganlık kouyucu önemli bir faktör. Öte yandan çok zayıf olmak da anne adayları için istenmeyen bir durum tıpkı fazla kilolar gibi aşırı zayıflık da anne olma yolunda engel oluşturabiliyor.

SİGARA

Sigara sağlıklı bir yaşam için zaten uzak durulması gereken zararlı bir madde. Ancak anne adayları için sigara bağımlılığında kurtulmak çok daha önemli. Zira sigara hem gebe kalmayı engelliyor hem de gebelik sürecini ve doğacak olan bebeğin sağlığını tehlikeye atıyor.

STRES

Çağımızın en önemli sorunlarından biri de stres. Gerek sosyal yaşam, gerekse çalışma koşulları nedeni ile anne adaylarının yaşadıkları stres gebe kalma sürecini olumsuz etkiliyor. Çiftlerin çocuk sahibi olmayı istedikleri halde gebeliğin oluşmaması da başlı balına bir stres faktörü bu nedenle anne adaylarının stres kontrolüne önem vermeleri ve gerekirse psikolojik danışmanlık almaları önemli.

ENFEKSİYONLAR

Vajina enfeksiyonları mantarlar, bakteriler yada bazı parazitler sonucu oluşabiliyor. Kadından erkeğe de bulaşabilen vajina enfeksiyonları erkekte sperm canlılığı ve hareketliliğini etkileyerek infertiliteye yol açıyor. Anne adaylarının bu tür sorunlar var ise en kısa zamanda bir uzman yardımı ile tedaviye başlamaları gerekir.

KADINLARIN HAZİNESİ: YUMURTA REZERVLERİ

Rahim yaşlanması değil, yumurtanın yaşlanması hamile kalmayı zorlaştırır. 30 yaşındaki bir kadının dondurulan yumurtaları 40 yaşına geldiğinde de aynı kalır, dolayısıyla rahmin yaşlanması döllenme işleminin gerçekleşmesini engellemez döllenme için yumurtanın genç kalması gerekir. Bu nedenle kadınların en önemli hazineleri ” yumurta rezervleri” olarak görülebilir.

Bugün için evli ve doğurganlığını ertelemek niyetinde olan kadınların özellikle 35 yaşın üzerindekilerin tüp bebek tedavisi yaptırıp döllenmiş yumurtalarını (embryo) dondurarak saklama seçeneğini ciddi olarak düşünmeleri gerekir.

Yumurta Dondurma Nedir?

Yumurta dondurma işlemi kadının yumurtalığından elde edilen yumurtanın (oosit) saklanarak ileride kullanılması amacıyla dondurulması işlemidir. Kadın yumurtalıklarından vajinal ultrasonografi yardımı ile toplanan yumurtaların laboratuvar ortamında vitrifikasyon yöntemi ile dondurulduğu bu yöntem, yumurtaların çok uzun bir süre muhafaza edilerek saklanmasını sağlamaktadır.

Kimler Yumurta Dondurabilir?

Önceleri yalnızca kanser tedavisi görecek hastalara yumurta dondurma izni veren Sağlık Bakanlığı, yeni yönetmelik düzenlemesi ile yumurta rezervi düşük olan tüm kadınlara “yumurtalarını dondurma hakkı” yani  ” anne olabilme şansı”  sağlıyor. Yumurta rezervi az olan genç, evli, bekâr her kadın yumurtalarını dondurup istediği zaman anne olma şansını elde edebiliyor. Daha önce bunun müddeti 5 yılla sınırlıydı. Bu süre şimdi 5 yıllık periyotlarda bakılarak limitsiz hale getirildi.

“PREİMPLANTASYON GENETİK TANIDA ALTIN ÇAĞ”

Tüp bebek uygulamasında embriyoya ait hücrelerin girişimsel yöntemlerle elde edilerek genetik hastalıklara veya kromozom sayısına yönelik tanı ve tarama işlemlerinin yapılması sağlıklı gebelik ve bebek elde etmek için çok önemli. Özellikle ileri anne yaşı söz konusu olduğunda genetik testler hayati önem taşımaktadır. Gebelik öncesi yapılan bu taramalar implantasyon öncesi genetik tanı/tarama (PGT) olarak adlandırılmaktadır. PGT yönteminde, kadından toplanan yumurta ve erkekten toplanan spermden mikroenjeksiyon (ICSI) yöntemiyle oluşturulan embriyolardan normal kromozom sayısına sahip olanı anne rahmine yerleştirmeyi amaçlıyoruz. Böylece kromozom sayısına bağlı bozukluklar nedeniyle meydana gelen düşüklerin veya gebeliğin sonlandırılması ihtimalini azaltmayı hedefliyoruz.

Kromozomal inceleme için PGT yaptırmaya karar veren çiftten öncelikle embriyo elde edilmesi gerekmektedir. Embriyo gelişiminin 5. gününde embriyodan birkaç hücre embriyolog tarafından biyopsi ile alınarak hücreler “Kantitatif PCR” (q-PCR) yöntemi ile incelenmektedir.
Bu işlemde, kromozomların sadece sayısal analizi yapılabilmekte ve analiz sonucunda hücrenin içeriğindeki kromozomların sayısı belirlenmektedir.

Genetik uzmanı, kromozomların sayısal değerlendirilmesi sonucunda hücreleri normal veya anormal olarak belirtmektedir. İncelenen hücre, normal olarak belirlenirse, embriyoyu oluşturan diğer hücrelerin de normal olmasının beklenir.

Ailesinde ya da akrabalarında tanımlanmış bir genetik hastalığı bulunan ya da genetik hastalığa sahip çocuğu olan ailelerin çok dikkatli olması gerekmektedir. Bu ailelere şöyle bir çağrıda bulunmak isteriz;

“ – Bu test, hücrede bulunan tüm kromozomları (23 çift) sadece sayısal olarak incelemektedir. Dengeli veya dengesiz kromozomal bozukluklar, tek gen hastalıkları ve diğer genetik bozukluklar bu yöntemin içeriğinde yer almamaktadır. Eğer ailenizde, yakın akrabalarınızda veya sizlerde tanımlanmış bir genetik hastalık, genetik bir hastalığa sahip çocuğunuz/ çocuklarınız varsa bu durumu doktorunuza mutlaka bildiriniz! Bu durumlarda tanımlanmış genetik hastalığa özel daha ileri genetik tanı testleri yaptırmanız önerilmektedir.

Gebeliğin ilerleyen aylarında da ultrason bulgularına dayanarak doktorunuz gerekli görüldüğü taktirde bu teste ilaveten doğum öncesi (prenatal) genetik tanı önerebilmektedir. Bu prenatal testler ilk üç ayda koryon villus örneğinden (CVS) ya da ikinci üç ayda amniyon sıvısından yapılabilmektedir. “

Yeni genetik test ile taramalar embriyonun 5. Gününde yapılabilmektedir. Eskiden embriyonun 5. Gününde yapılan tarama testinin sonucunu yaklaşık 12 saat sonra alabiliyorduk bu durumda da sonuç olumlu çıksa bile embriyonun transferi için geçerli süre geride kaldığı için embriyo dondurularak bir sonraki ay transfer edilebiliyordu.

Yeni genetik tarama testinde 4 saat sonra sonuç almak mümkün. Böylece embriyoyu dondurmaya gerek kalmadan aynı gün içinde transfer edebiliyoruz.

Öte yandan söz konusu genetik tarama testi önceki testlerden çok daha ucuz, bu da aileler için önemli bir avantaj oluşturmaktadır. (Sözcü)

9 Haziran 2016 Perşembe

Miyomlar kısırlık yapar mı?

Üreme çağındaki kadınların %20-40'ında görülen miyomlar, kısırlığın ortaya çıkmasında etki ediyor mu?

Rahimdeki yeri, çapı ve sayısı ile ilgili olarak miyomların kısırlığa yol açabildiğini belirten Liv Hospital Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op.Dr.Deniz Gökalp Kaya, önemli bilgiler verdi.

Myom leiomyom veya fibroid olarak adlandırılan ve kadınlarda en sık histerektomi (rahim alma) nedeni olan bu hastalık rahim kas hücrelerinin kanseröz olmayan bir şekilde tümoral büyümesidir. Üreme çağındaki kadınların %20-40’ında bu iyi huylu tümör görülmektedir. Genetik, hormonal ve çevresel faktörlerin gelişiminde rol oynadığı düşünülen bu sorun adet öncesi dönemde çok çok nadir görülürken menopoz sonrası ise küçülmekte ve sıklığı azalmaktadır.

Miyom problemi olan kadınlarda hiçbir şikayet olmayacağı (asemptomatik) gibi, düzensiz kanama, fazla miktarda adet görme, bazen kasık ağrısı şikayetleri ve kısırlık şikayetleri bulunabilmektedir.
Miyomlar yerleşim yerine göre %55 uterusun dış duvarında (subseröz), %40 uterusun içinde (intramural) ve %5 uterusun içnde (submüköz ) olarak bulunurlar. Ayrıca vajinaya sarkan veya daha değişik yerleşimlerde de nadiren görülürler.

Miyomu olan çoğu kadın kısır değil iken %5-10 infertil kadında miyomlar görülmektedir. Miyomlar yerleşim veya büyüklüğüne göre kısırlık nedeni olabilmektedir. Sperm geçişini engelleyerek, sperm veya embriyonun taşınmasını bozarak, tüpleri bloke ederek, endometriumun kan akımı ve büyüklüğünü değiştirerek kısırlığa neden olabilmektedirler.

Vajinal muayene, vajinal ultrasonografi ve bazen gereken diğer görüntüleme yöntemleri ile miyom tanısı konulmaktadır. Tanı koyulduktan sonra hastanın şikayetlerine göre miyomların tedavi edilip edilmemesine karar verilir. Şikayete ve hastanın durumunun bireyselleştirilmesi ile konservatif, medikal veya cerrahi tedavi kararı hasta ile tartışılarak alınır.

İnfertil hastalarda cerrahi myomun yerleşim yerine, büyüklüğüne, cerrahi tecrübeye göre açık(abdominal), laparoskopik veya histeroskopik yollarla yapılabilir.

Avokado ye, hamile kal

Harvard Tıp Fakültesi Massachusette General Hastanesi Üreme Merkezi'nin araştırması ilginç bir çalışmaya imza attı.


Efsane değil, bilimsel gerçek! Harvard Tıp Fakültesi Massachusette General Hastanesi Üreme Merkezi, tüp bebek tedavisi gören 147 kadınla yaptığı araştırmada ilginç bir sonuç elde ettli. Buna göre tedavi süresince bol bol avokado yiyenler ve gerçek zeytinyağı tüketenlerde çocuk sahibi olma şansı 3 kat artıyor.

SONUÇLAR 150 ÜLKE İLE PAYLAŞILDI

İlginç bilimsel gerçek Harvard Tıp Fakültesi Massachusette General Hastanesi Üreme Merkezi'nde tedavi gören 147 kadını kapsayan araştırmayla ortaya çıktı. Bilimsel sonuçlar, İstanbul'da yapılan ESHRE (European Society of Human Reproduction and Embryology) Avrupa Üreme Derneği Toplantısı'nda 150 ülkeden 10 binin üzerinde katılımcıyla paylaşıldı.

Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Görgen, diyetteki yağlarla tüp bebek tedavisini ilişkilendiren ilk çalışma hakkında şu bilgileri verdi:

AKDENİZ DİYETİ YAP, ÇOCUĞUN OLSUN

“Akdeniz diyetinin bir parçası olarak tüketilen bazı gıdalardaki yağlar, tüp bebek tedavisi gören kadınlarda başarıyı üç kat arttırabilir.

Zeytinyağı, ayçiçek yağı, fındık ve tohum yağı gibi tekli doymamış yağ içeren diyetlerin, anne olma açısından, farklı yağ çeşidini içeren diyetlere göre daha faydalı olduğu bulunmuştur. Bu yağları bol miktarda tüketenlerin tüp bebek tedavisi sonrası bebek sahibi olma oranları, az miktarda tüketenlere göre 3,4 kat daha fazladır.

Harvard'daki çalışma grubunun lideri Prof. Jorge Chavarro, tekli doymamış yağlar açısından en zengin gıdanın avokado ve zeytinyağı olduğunu söylüyor.



TEREYAĞI KALİTELİ YUMURTA SAYISINI DÜŞÜRÜYOR MU?

Tereyağı ve kırmızı etten zengin beslenme şekli olan grupta ise, tüp bebek tedavisi sırasında toplanan kaliteli yumurta sayısı düşüktür.

Bu çalışmayı gerçekleştiren araştırmacılar, zaten kalbi koruduğu bilinen, tekli doymamış yağların vücudun iltihabi yanıtını azaltarak ve insülin duyarlılığını değiştirerek doğurganlığı artırdığını düşünmektedir.

Çalışma grubunu oluşturan ve tüp bebek tedavisi gören kadınlar, farklı beslenme tiplerinin içerdiği yağların miktarlarına göre gruplara ayrılmış ve her grupta elde edilen tedavi sonuçları birbiriyle karşılaştırılmıştır. Tüm yağ çeşitlerini bol miktarda tüketenlerde elde edilen yumurta sayısı azdır ve iyi kalitede değildir. Özellikle de doymuş yağlardan zengin besinleri tüketenlerde. Ayrıca besinlerle fazla miktarda çoklu doymamış yağ tüketenlerde, embriyo kalitesinin oldukça kötü olduğu görülmüştür.

CANLI DOĞUM ORANI 3,4 KEZ DAHA FAZLA

Oysa besinlerle yüksek oranda tekli doymamış yağ tüketenlerde, canlı doğum oranı, bu yağları en düşük seviyede tüketen gruba göre 3,4 kez daha fazladır.

Elde edilen sonuçlar oldukça enteresan olmakla beraber, diyetteki yağlarla tüp bebek tedavisini ilişkilendiren ilk çalışma. Bu nedenle de olgu sayısı az olmasına rağmen, ortaya çıkan sonuçlar daha ileri düzeyde araştırmayı hak ediyor.”

TÜRKİYE'DE DE YETİŞİYOR

Bu arada, anavatanı Meksika ve Guetamala olan avokado yetiştiriciliği Türkiye'de, 1980'li yılların ortalarından itibaren hızla artmış, özellikle Alanya, Gazipaşa ve Anamur gibi Akdeniz kıyı şeridinde bulunan yerlerde yaygın olarak üretilmeye devam ediyor.

Ne yazık ki, Türkiye'de avokado meyvesi çok az tüketiliyor. Bunun en önemli nedeni de bizim damak tadımıza uymaması. Op. Dr. Betül Görgen, E ve C vitamini açısından da zengin olan bu meyveyi tüketmeleri için insanları bilinçlendirmenin önemli olduğunu sözlerine ekledi.