30 Eylül 2016 Cuma

Bazı ağrı kesiciler kalp yetmezliği riski yaratıyor

İngiliz tıp dergisi British Medical Journal’ın 4 ülkede 10 milyon kullanıcı üzerindeki araştırması, yaygın kullanılan bazı ağrı kesicilerin 65 yaş üstü kişilerde kalp yetmezliği riskini artırabileceğini ortaya çıkardı.


Ağrı, ateş ve iltihabı azaltıcı etkilere sahip olan nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar grubundaki bazı ağrı kesicilerin etkilerinin incelendiği araştırmaya İngiltere, Hollanda, İtalya ve Almanya’dan yaş ortalaması 77 olan ve düzenli olarak bu ilaçları kullanan kişiler katıldı.

İtalya’daki Milan-Bicocca Üniversitesi’ndeki bilim insanları, iki hafta içinde bu tür ilaçları almış olan hastaların, almamış olanlara kıyasla, kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye kaldırılma riskinin yüzde 20 daha fazla olduğu ortaya koydu.

65 YAŞ ALTI KİŞİLERDE BİR ETKİ GÖRÜLMEDİ

Ancak araştırmacılar, ağrı kesici kullananların genel olarak daha az sağlıklı kişiler olduğuna dikkat çekti ve ilaçların 65 yaş altı kişileri etkilediğine dair bir bulgu elde etmediklerini belirtti.

İngiliz Kalp Vakfı ise bu tür ilaçların düşük dozda ve mümkün oldukça kısa süreli olarak kullanılması gerektiğini kaydetti.

Beş ay önce dünyaya gelen bu bebek dünyada bir ilk

Dünyada ilk kez denenen bir teknikle, üç kişinin DNA'sına sahip olarak dünyaya gelen bebeğin sağlıklı olduğu açıklandı.



Cnnrüek'ün haberine göre; Biliminsanları heyecan verici gelişmeyi duyurdu. Ölümcül olan bir genetik rahatsızlığa sahip olan annenin yumurtalıklarına tıbbi bir müdahale gerçekleştirildi. Biliminsanları, annenin yumurtalıklarından bir kısım DNA'nın çıkarılarak yerine bir donörden alınan sağlıklı DNA'ya sahip yumurtaların yerleştirildiğini açıkladı. Laboratuvar ortamında babanın spermleriyle döllenen yumurtanın böylece sorunsuz şekilde ana rahminde gelişmesini sağlandı.
New Scientist'te yer alan haberde, uygulamanın başarılı olduğu ve 5 ay önce Meksika'da Ürdünlü bir çifften dünyaya gelen bebeğin, annesinde bulunan 'Leigh Sendromu'nu taşımadığı ifade edildi. Çiftin ilk iki çocuğunu da aynı rahatsızlık yüzünden kaybettiği öğrenildi.

Operasyon hakkında detaylı bilginin Ekim ayında yapılacak bir konferansta paylaşılacağı duyuruldu.

Leigh Sendromu nedir?

Leigh sendromu, merkezi sinir sistemini etkileyen nadir kalıtsal nörometabolik ve mitokondriyal bir hastalıktır. İngiliz nöropsikiyatrist Archibald Denis Leigh (1915-1998) tarafından ilk kez 1951 yılında tarif edilmiştir. (Vikipedi)

28 Eylül 2016 Çarşamba

Meme kanserinden koruyan 8 kırmızı besin

Her 8 kadından birinin kabusu olan meme kanserine karşı, kırmızı meyvelerin yenileyici gücünden yararlanın.


Kansere karşı en iyi savaş sağlıklı beslenmeyle olur. Uzman Diyetisyen Nilay Keçeci Arpacı, özellikle kırımızı besinlerin hücre yenileyici ve tedavi edici özelliği ile meme kanserine karşı savaşta önemli bir yeri olduğunu belirtti.

SALATADAN LAHANA EKSİK OLMASIN

Gün içerisinde en azından bir öğünde salata şeklinde bile tüketilmesi gereken kırmızı lahana, antioksidan etkisi ile cildi ve hücreleri gençleştirir. C vitamini ve folik asit içeriği oldukça yüksektir. Folik asit, meme kanserinden korunmada etkili bir vitamindir.

TURP BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ DENGELİYOR

Sofraların vazgeçilmezi turp, mümkünse yine her gün salatalarda tüketilmesi gereken bir besindir. Kansere karşı koruyucu bir besin olan turp, çok güçlü bir antioksidandır. Yüksek folik asit ve C vitamini içeriği sayesinde vücut direncinin düşmesini engeller ve bağışıklık sistemini geliştirir.

KIRMIZI BİBER EN GÜÇLÜ ANTİOKSİDAN

Antioksidanların içinde en güçlüsü diyebileceğimiz kırmızıbiber, her gün en az bir öğünde yer alması gereken bir besindir. Salatada ya da tek başına çiğ olarak tüketilmesi daha etkili olan kırmızıbiberin kanser önleyici etkisi yüksektir. Aynı zamanda lif açısından da zengin olan kırmızıbiber, hücrelerin yenilenmesine ve iyileşme sürecinin hızlanmasına yardımcıdır.

DOMATES KANSER HÜCRELERİNİN BÜYÜMESİNİ ÖNLÜYOR

Yine her gün tüketilmesi tavsiye edilen besinlerden biri de domatestir. Domates çiğ olarak tüketildiği takdirde yüksek dozda antioksidan tedavi sağlayabilir. Yüksek antioksidan etkili domates, likopen içeriği ile kanseri önleme ve kanserden korunma tedavilerinde baş sıralarda yer alır. İçerdiği bileşenler ile hücreleri ve dokuları yeniler ve kanser hücresinin büyüme ve yayılmasını önlemede yardımcı olur.

MUHTEŞEM İKİLİ: AHUDUDU-BÖĞÜRTLEN

Ahududu; içerdiği magnezyum, demir, fosfat ve limon asidi sayesinde meme kanseri vakalarında başlıca rol oynayan meyvelerden biridir. Özellikle çayı ya da komposto tarzında tüketilmesi antioksidan etkisini arttırır. Günde 1 avuç kadar tüketilmesi meme kanserine karşı koruyucu özelliktedir. Yine günde 1 avuç kadar tüketilebilen böğürtlen de antioksidan ve magnezyum açısından zengin bir besindir. Meme kanseri vakalarında hastalık seyrinin yavaşlaması ya da iyileşmenin hızlanması için tüketilebilecek etkili besinlerin başında gelir. Böğürtlen, kanı temizler ve ağrıların giderilmesinde yardımcı olur.

BİR BARDAK KIRMIZI ÜZÜM SUYU İÇİN, HÜCRELERİ YENİLEYİN

Özellikle suyu ve kompostosu tüketilirse, yüksek antioksidan ve kanserden önleyici etkisi olan kırmızı üzüm, içerdiği bileşenler ve vitaminler ile kanser sırasında düşen bağışıklık sisteminin toparlanmasına da yardımcı olur. Günde 1 bardak kadar tüketilen üzüm suyu hastalıklara iyi gelir, cildi düzenler ve hücreleri yeniler.

YABAN MERSİNİNİ UNUTMAYIN

Kansere karşı koruyucu besinlerden biri de yaban mersinidir. İçeriğinde yer alan pterostilben, ellagic asit ile kansere karşı koruyucudur. C vitamininden zengin olan yaban mersini günde 1 avuç kadar tüketildiğinde kansere karşı koruyucu etki gösterir. Sözcü

Ozon tedavisi hangi hastalıklarda uygulanıyor?

Ozon tedavisinin kullanıldığı durumlar hakkında açıklamalarda bulunan Fizik tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Betül Toygar, ozon tedavisinin sağlıklı bireylerde de uygulanabileceğine dikkat çekti.



Dr. Betül Toygar'ın konuyla ilgili yaptığı açıklama şöyle:

Ozon, doğada gaz halinde bulunur. Çok güçlü bir dezenfektan, antimikrobiyal, immün sistem düzenleyicisi ve antioksidandır. Aynı zamanda kanın akışkanlığını artırıcı, kan yapımını uyarıcı ve ağrı kesici etkisi de vardır. Vücudumuzda hücrelerin içinde süregelen yapım yıkım olayları sonucunda üretilen ve kullanılan enerjinin yanı sıra birtakım yan ürünler ortaya çıkmakta ve bunlar serbest  02 radikalleri olarak ortada dolaşarak hücrelere zarar vermektedir. Özellikle de sigara, çevre kirliliği, radyasyon ağrı kesiciler ve kanser ilaçlarının kullanımı bu serbest radikallerin oluşumunu daha da artırmaktadır. Serbest radikallerin vücutta artması nedeniyle vücutta oluşabilecek hastalıkların başında damar sertliği, AİDS, kanser, bağırsak hastalıkları, diyabet, katarakt, parkinson, sinir hücrelerinin tahribi ve erken doğumlar  sayılabilir. Ozon tedavisi işte bu serbest radikallerin vücuttan temizlenmesinde görev alır.

Ozon tedavisinin uygulama şekilleri

Majör uygulamalar: 

Temel uygulama yöntemi budur. Mutlaka özel eğitimli personel tarafından, özel ekipman ve cihazlar kullanılarak yapılan, deneyim ve titizlik gerektiren bir uygulamadır. Hastadan alınan 100 cc kan içerisine hastalığın teşhisine göre doktorun belirleyeceği dozda ozon eklenerek tekrardan hastaya damar yoluyla verilir. Bir uygulama süresi yaklaşık 15 dakikayı geçmeyecek kadar kısa ve ağrısızdır. Genellikle haftada üç uygulama ve toplamda 12 uygulama olacak şekilde yapılmaktadır. Kronik vakalarda ayda bir kez idame dozu şeklinde uygulama yapılması da önerilmektedir.

Minör uygulamalar:

Tek başına uygulamadan çok diğer tamamlayıcı tıp yöntemleriyle kombine edilen ozon tedavisi şeklidir. Hastadan  alınan 5cc kan yine 5cc ozon ile karıştırılarak bu kez damardan değil kas içine enjekte edilir. Haftada 2 veya 3 kez olmak üzere yine toplam 12 uygulama yapılmaktadır. Majör uygulamayla kombine de yapılabilir.

Lokal uygulamalar:

Yumuşak dokulara, eklem içine ve çevresine, yara yerine ve çevresine de lokal olarak  yapılan uygulamaların yanı sıra rectal yoldan uygulama yöntemi de mevcut olup tedavi şekli ve süreleri tedaviyi üstlenen doktor tarafından belirlenmektedir.

Ozon tedavisinin yan etkisi var mı?   

Ozon gazı solunduğunda toksiktir, göz ve hava yollarını tahriş edebilir. Ancak deneyimli ve eğitimli bir ekiple yapılan uygulamalarda herhangi bir yan etkisi gözlenmemiştir.

Hangi hastalıkların tedavisinde ozon kullanılır?

Ozon tedavisi genellikle hastalıkların var olan ve uygulanmakta olan rutin tedavilerine ek olarak, tamamlayıcı tıp kısmında rol almakta olup, bazen de diğer tedavi yöntemlerinin yarattığı yan etkilerden korunmak( kanser ilaçları gibi) amaçlı da uygulanabilir. Ozon uygulamalarından en fazla fayda görülen hastalıkları sıralayacak olursak; enfekte olmuş geçmeyen cilt yaraları, bası yaraları, yanıklar, diyabetik ayaklar, kemik iltihapları (osteomyelit), ağız yaraları, kronik yorgunluk ve fibromiyalji ve kireçlenmenin yarattığı eklem rahatsızlıkları, ağrılarda ve nöropatik ağrıda ozon tedavisi son derece etkili olmaktadır.

Bu hastalıkların yanı sıra kanser tedavilerinde uygulanan tedaviye ek olarak immün sistemi desteklemek, zarar gören normal dokuların tamirinde hızlanma ve hücrelerde  yenilenme sağlamak ve kemoterapi sonrası hücrelerde ortaya çıkan serbest radikallerin uzaklaştırılması amacıyla da sıklıkla ozon tedavisi tercih edilmekte ve çok yarar görülmektedir.

Bağışıklık sistemi hastalıkları olan Multiple skleroz, romatoid artrit ve crohn hastalığında, ayrıca kronik karaciğer hastalıkları ve kronik akciğer hastalıklarında astım ve alerjide de yine destekleyici tedaviler olarak önerilmektedir. Tüm bu hastalıklarda kullanılabilen ozon tedavisi,  Romatem Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkez’lerinde uzman kontrolünde uygulanmaktadır. Sağlıklı bireylerde de antiaging ve antioksidan özelliği nedeniyle ozon tedavisi uygulaması koruyucu tedavi kapsamında uygulanmaktadır. (Kaynak:cnntürk.com.tr)

Detoksla enerjinizi arttırın

Gençlik enerjisini korumak için vücuttaki toksin birikimi dışarıya atmak gerektiğinin altını çizen Uzman Diyetisyen Olcay Barış, bunun yolunun bazı dönemlerde detoks uygulamaktan geçtiğini belirtiyor.


Modern yaşam içinde farkında olarak veya olmayarak kişiler bedenine aşırı yüklenir. Solunan havadan içilen suya, yenen işlenmiş besinlerden strese kadar pek çok etken vücudun kolay atamayacağı toksin birikimine sebep olur. Hastalıklardan korunmak ve vücut görünümünü bozmamak için gençlik enerjisini korumak gerektiğini vurgulayan Şenpiliç'in 'Dengeli Beslen Harekete Geç' Projesi Danışmanı Uzman Diyetisyen Olcay Barış, bunun da vücuttaki toksin atıkları atmak için detoks yaparak mümkün olacağının altını çiziyor.

Vücudunuz detoks sinyali veriyor mu?

cnntürk'ün haberine göre; Tıbbi tedavi çözümü tam sağlanamayan şikayetler konusunda detoks uygulaması yapılabilir. Baş ağrısı, sırt ağrıları, sık sık soğuk algınlığına yakalanmak, kronik yorgunluk, eklem ağrıları, burun kaşıntısı, sinirlilik, deri döküntüleri, öksürük, uyku hali, deri kızarıklıkları, göğüs hırıltısı, gözlerde hassasiyet, uykusuzluk, bulantı, boğaz ağrısı, savunma sisteminde yavaşlama, baş dönmesi, hazımsızlık, boyun tutulması, değişken ruhsal yapı, anksiyete (kaygı), sinüslerde tıkanıklık, ağız kokusu, dolaşım bozukluğu, ateş, depresyon, kabızlık gibi…

Ancak tıbbi açıdan hekim tarafından takip edilen kronik hastalığı bulunan kişilerin detoks yapması önerilmez.

Detoks nasıl yapılır? 

Detoks, en uzunu 15 günlük olmak üzere haftada bir, üç ya da yedi günlük kürler halinde yapılabilmektedir. Beslenme detoksu için mutlaka bir beslenme uzmanından destek almak gerekir. Beslenmeyle yapılacak değişikliklerin yanında egzersiz yaparak terlemek ve bağırsak hareketliliğinin devamını sağlamak da vücuttaki toksin maddelerin atımını destekleyecektir.

27 Eylül 2016 Salı

Kolesterol nasıl dengelenir?

Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Zor, "iyi kolesterol nasıl yükseltilir ve kötü kolesterol nasıl düşürülür?" sorularını cevapladı.


Günümüzde kolesterol özellikle yetişkinlerde yaygın görülen bir sorun. Ancak beslenme alışkanlıklarında yapılabilecek küçük değişiklikler kolesterol seviyesinin dengelenmesinde önemli etkiler yaratıyor.

Anadolu Sağlık Merkezi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ayşegül Zor, beslenme konusunda yapılabilecek değişikliklerle ilgili bilgi verdi.

TOTAL KOLESTEROL ÖNEMLİ DEĞİL

Kolesterol seviyemizi sağlıklı ve doğru beslenerek ve aktivite yaparak düzenleyebiliriz. Total kolesterol miktarı bizim için tam sağlıklı bir veri değildir. Dolayısıyla total kolesterolün iyi ve kötü huylu kolesterol olarak ayrılması gerekir. İyi huylu kolesterolün yüksek, kötünün minimum seviyelerde olmasını isteriz. Çünkü iyi huylu kolesterol, HDL kolesteroldür ve LDL'nin kötü etkilerinden vücudu korur. LDL kolesterolün yüksek olması ise birçok sağlık sorununu beraberinde getirebilir. Bunun için kötü huylu kolesterolümüzü düşürürken iyi huylu olanını yükseltmeye çalışmamız gerekir.

KÖTÜ KOLESTEROL NASIL DÜŞER?

Kolesterolün düşürülmesi için aşağıdaki önerileri hayata geçirin:

*Kolesterol içeren besinleri yüksek oranda tüketmekten kaçınılmalı. Bu besinler;

** Kırmızı et, (Beyaz et
tercih edilmeli)

**Süt ve süt ürünleri, (Light
ürünler tercih edilmeli)

** Sakatatlar

*Doymuş yağ tüketimi
azaltılmalı, doymamış yağ içeren ürünler tüketilmelidir.

*Posalı besinlerin tüketimine dikkat edilmelidir. Tahıllı ürünler, tam buğday ekmeği, çavdar ekmeği, esmer ekmekler, bulgur pilavı, bakliyatlar, mercimek, kuru fasulye ve nohut gibi yiyecekler posalı besinlerdir. Ayrıca meyve ve sebzeler posa içerir. Bu nedenle kabuğuyla yenen meyveleri soymamak gerekir. Posa tüketimi, kolesterolü düşürmesinin yanı sıra şekeri dengeler, kabızlığı önler.

*Yemekler mümkün olduğunca az yağ kullanarak pişirilmeli.
Bu sıvı yağ olsa da az tüketilmelidir çünkü sıvı yağ doğrudan kolesterolü yükseltmeye neden olmasa da fazla tüketimi kilo alımına neden olur.

*Etler görünür yağlardan arındırılmalıdır.

*Omega 3 içeriği yüksek olan balık ve ceviz gibi yiyecekler tüketilmelidir.

*Pişirme tekniklerine dikkat edilmelidir; kızartmadan kesinlikle uzak durulmalı, buharda, fırında
ve ızgarada pişirme teknikleri tercih edilmelidir.

TRİGLİSERİD YÜKSEK İSE…

Total kolesterol en fazla 200, iyi huylu kolesterolün 40-90 arası, kötü huylu kolesterolün de 50-100 arasında olması en idealidir. Trigliseridin de (kan yağları) maksimum 150 olması gerekir. Trigliserid yediğimiz yiyeceklerle birebir ilişkilidir. Kolesterol gibi damarlarınızda dolaşan yağlardan biridir. Kişi yağlı yiyorsa ve alkolü fazla miktarda tüketiyorsa trigliserid büyük olasılıkla yüksek çıkacaktır. Tedavinin ilk basamağı kolesterol seviyesinin durumuna göre diyet ve sağlıklı beslenmedir.

İYİ KOLESTEROL NASIL YÜKSELTİLİR?

İyi huylu kolesterolün yükseltilmesinde fiziksel aktivite ve içiliyorsa sigaranın bırakılması çok önemlidir. Günde ortalama 30-45 dakika fiziksel aktivitede bulunmak (yürüyüş, bisiklet, yüzme gibi) kötü huylu kolesterolün düşmesini sağlarken, iyi huylu kolesterolün artmasına yardımcı olur. Egzersiz için daha çok kardiyovasküler egzersizler önerilmektedir. En ideal egzersizler; yürüyüş, bisiklet ve yüzmedir. Ayrıca günlük hayatta yapabileceğiniz küçük değişiklikler de kolesterol seviyenizin dengelenmesine büyük katkı sağlar; merdiven çıkmak, bir yere yürüyerek ya da arabanızı biraz daha uzağa park edip yürümek gibi.

26 Eylül 2016 Pazartesi

Prostat kanserinin 7 belirtisine dikkat!

Erkeklerde görülen en yaygın kanserlerden biri olan prostat kanseri, kansere bağlı ölümler sıralamasında ikinci sırada yer alıyor. Dünyada her 3 dakikada bir kişiye prostat kanseri tanısı konulurken, 14 dakikada bir de prostat kanserine bağlı yaşam kayıpları gerçekleşiyor. Ancak erken evrede yakalanan prostat kanserinde tedavi başarısı yükseliyor. Memorial Antalya Hastanesi’nden Op. Dr. Egemen İşgören, prostat kanserinde erken tanının önemi ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

50 yaşından sonra yılda bir kez tarama yaptırın

Prostat kanserinin nedeni tam olarak bilinmemektedir. Hücre düzeyinde gerçekleşen genetik kusurlara bağlı bazı prostat hücrelerinin kontrol dışı büyümesi ve normal hücrelerin yerini alması ile öncelikle çevre dokulara ileri evrede ise uzak organlara yayılması söz konusu olmaktadır. Kemiklere yayılım olduğu durumlarda ise ağrı ve kırıklar ortaya çıkabilir. Hem kanserin özellikleri hem de yanlış tedavisi idrar kaçırmaya ve sertleşme bozukluğuna neden olabilmektedir. Prostat kanserini erken evrede tespit etmenin en etkili yolu tarama yapılmasıdır. Bu tarama yöntemlerinin 50 yaşından sonra tüm erkeklere yılda bir uygulanması önerilmektedir.

Prostat kanseri bu şikayetlerle kendini belli ediyor

İdrar yapma güçlüğü

İdrar akışında kuvvet azalması

Menide ya da idrarda kan görülmesi

Boşalma esnasında ağrı

Kasık bölgesinde rahatsızlık hissi

Kemik ağrıları

Risk grubunda mısınız?

İleri yaş

Siyahi ırktan olmak

Ailede prostat ve meme kanseri öyküsü

Hayvansal yağ ve proteinden zengin beslenmek

Androjen adı verilen erkeklik hormonunun fazla olması

Hareketsiz yaşam

Bu gruptaki kişiler risklerini bilmeli, erken tanı ve tedavi için üroloji uzmanına başvurmalıdır.

Erken evrede en etkin tedavi cerrahi

Kanserin büyüme hızı, yayılım durumu, hastanın genel sağlık durumu ve uygulanacak tedavinin etkinliğinin yanı sıra, olası yan etkilerine de bağlı olarak farklı tedavi seçenekleri tercih edilebilir. Çok erken evrede tespit edilen prostat kanseri hemen tedavi edilmeyebilir. Bazı hastalarda tedavi yerine takip önerilebilir. Cerrahi, erken dönem prostat kanserinin en yaygın ve en başarılı tedavisidir. Robotik, laparoskopik ve açık cerrahi yöntemler mevcut olup her bir cerrahi yöntem hastaya göre tercih edilmelidir. Cerrahi yaklaşımda amaç prostatın tamamının alınmasıdır. Uygun vakalarda prostat çevresinde bulunan ve peniste sertleşmeye yardımcı olan sinirler korunabilir.

Onu egzamadan koruyan 3 besin

İngiltere'de yapılan araştırmalar, hamilelikte tüketilen besinlerle bebeklerin egzamaya yakalanma oranları arasında bir bağlantıya ulaştı. Buna göre bazı besinleri tüketen anne adaylarının çocuklarının, egzamaya yakalanma oranı yüzde 30 azalıyor. Peki bu besinler hangileri?

Southampton Üniversitesi, B3 vitaminin bir formu olan ‘nikotinamid’in egzama sorununa karşı koruma sağladığını ortaya koydu. Yapılan bu araştırmaya göre hamile kadınların nikotinamid içerikli besinler tüketmesi doğan çocuklarını egzamaya karşı koruyor.

Araştırmayı yürüten Profesör Keith Godfrey, anne adaylarına şu öneride bulundu: “Çocukların cilt sağlığı için bol bol fındık, balık, tavuk ve mantar tüketilmeli. Bu sayede çocukların egzamaya yakalanma oranları büyük ölçüde azalıyor.”

25 Eylül 2016 Pazar

Canan Karatay'ın heykeli dikilecek

Mersin Mut İlçe Belediye Başkanı Nebi Yılmaz, Prof. Dr. Canan Karatay'ın heykelinin dikilmesinin planlandığı açıkladı.


İlçenin tanıtımı için girişimlerinin devam ettiğini söyleyen Mut Belediye Başkanı Nebi Yılmaz, 2015 yılında ilçede düzenlenen Zeytincilik Sempozyumu'na katılan Prof. Dr. Canan Karatay'ın bu yıl yine davet edileceğini söyledi.

İlçesinin tanıtım eksikliği olduğunu ifade eden Yılmaz, “Mut ilçesi tarımsal üretim alanında, ürettiği ürünlerin kalitesiyle ülkemizde bir numara. Bu kadar kaliteli ve özel ürünlerin üretildiği ilçemizi ne yazık ki tanıtamıyoruz. Bu yıl düzenleyeceğimiz Zeytincilik Sempozyumu'na Prof. Dr. Canan Karatay'ı davet edeceğiz. Eğer kendileri kabul ederse bir elinde zeytin ve zeytinyağının olduğu bir heykelini yaptırarak Mut'a dikmek istiyoruz" dedi.

Karatay ile görüşmelerin en kısa zamanda yapılacağını söyleyen Başkan Yılmaz, sonucu Mut halkıyla paylaşacaklarını söyledi.

Sağlık Bakanlığı o ilacı geri çekti

Sağlık Bakanlığı'nın, genellikle çocuklardaki kulak enfeksiyonu ve faranjit gibi rahatsızlıklarda kullanılan "Azitro Oral Süspansiyon Hazırlamak İçin Kuru Toz 30 ml" adlı ürünü piyasadan geri çektiği bildirildi.


Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunun internet sitesinden yapılan duyuruya göre, "Azitro Oral Süspansiyon Hazırlamak İçin Kuru Toz 30 ml" adlı ürünlerin ambalajında, 15 mililitrelik ambalaj boyutuna ait kullanma talimatlarının yer aldığı belirlendi. Konunun bilimsel komisyonca değerlendirilmesi sonucunda, ürünün nihai kullanıcı seviyesinde geri çekilmesinin önerildiği ifade edilen duyuruda, şu ifadelere yer verildi:

"Bu nedenle 'Azitro Oral Süspansiyon Hazırlamak İçin Kuru Toz 30 ml' adlı ürünün bu şekilde piyasada bulunan tüm parti numaralarına, 19 Kasım 2015 tarih ve 29537 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Geri Çekme Yönetmeliği'ne göre 1. sınıf A seviyesinde (nihai kullanıcı seviyesi) geri çekme işlemi uygulanmış olup, gereği yapılmak üzere firmaya duyurulmuştur."

23 Eylül 2016 Cuma

3 bin TL’ye yumurtalar devlet garantisinde

Sağlık Bakanlığı’nın yumurta dondurma işlemiyle ilgili yönetmeliği, artık evlenmemiş, hiç doğum yapmamış bekâr kadınları da kapsar hale getirildi.


Yılda ortalama 60 bin tüp bebek uygulamasının yapıldığı Türkiye’de artık bekâr kadınlar da gelecekte anne olabilmek için hamile kalabilme şansının yollarını arıyor. O yollardan biri de ‘yumurta dondurma’ işlemi.

Habertürk'ün haberine göre Sağlık Bakanlığı’nın 2014 yılında sadece kanser hastası kadınlar ile sınırlı tuttuğu yumurta dondurma işlemiyle ilgili yönetmeliği, artık evlenmemiş, hiç doğum yapmamış bekâr kadınları da kapsar hale getirildi. Uygulama, kamu güvencesiyle Üsküdar’daki
Zeynep Kamil ve Zeytinburnu’ndaki Süleymaniye kadın doğum ve çocuk hastalıkları hastanelerinde başladı. Özel hastanelerde 10 bin lirayı bulan işlem kamu hastanelerinde yaklaşık 3 bin liraya yapılıyor.

Kısa süre önce yenilenen Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Tüp Bebek Merkezi’ne başvuran 30 kadın yumurtalarını dondurdu.

Evlilik ve yaş kriteri yok

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Tayfun Kutlu, “Uygulamayı talep eden hastalarımız için evlilik ve yaş kriteri yok. Önce hastanın yumurtalık fonksiyonlarını ölçüyoruz. Buna hak kazanan kişiler için 3 hekim onaylı rapor çıkartıyoruz. Hasta 12 gün süren bir ilaç tedavisi görüyor. Gelişen yumurtalar olgunlaştıktan sonra anestezi eşliğinde ulstrason uygulayarak topluyoruz. Kaliteli yumurtalar tüplere konulup -196 derecede saklanıyor. Yumurtalar maksimum 5 yıla kadar saklanabiliyor. Bu süreyi uzatmak için bakanlık onayı gerekiyor. Hastalar dondurma işlemini uzattıkları her yıl başına 375 lira ücret ödüyorlar” dedi.

Avrupa'da gençler alkol ve sigarayı bırakıp uyuşturucuya yöneliyor

Alkol ve Diğer Uyuşturucular Üzerine Avrupa Araştırma Okulu'nun (Espad) Avrupa ülkelerinde yaptığı araştırmaya göre, 15 ve 16 yaşındaki gençler arasında alkol ve sigara kullanımı azalırken, esrar kullanımı çoğaldı.


Alkol ve Diğer Uyuşturucular Üzerine Avrupa Araştırma Okulu (Espad), Almanya ve İngiltere dışındaki bütün Avrupa Birliği ülkelerinde alkol, sigara ve uyuşturucu kullanımını araştırdı. BBC Türkçe'nin haberine göre, araştırma Avrupa ülkelerinde 15 ve 16 yaşındaki gençler arasında alkol ve sigara kullanımının azaldığını, esrar kullanımının ise çoğaldığını ortaya koydu. İspanya'dan gelen veriler ise kısmen eksik olduğu araştırma, gençler arasında sigara içenlerin genel oranının yüzde 21 olduğunu gösterdi. En yüksek sigara içme oranı yüzde 37 ile İtalya'da.

1995-2015 arasında son 30 günde alkol aldıklarını söyleyenlerin oranı yüzde 56'dan yüzde 46'ye inerken, en çok esrar kullananlar ise yüzde 37 ile Çek gençleri. Esrarın, kokain ve ecstasy gibi diğer maddelere oranla daha kolay bulunabildiği belirtiliyor.

Araştırmada, Bulgaristan, Yunanistan, Polonya ve Romanya'da da gençler arasında esrar kullanımının arttığı sonucuna varılıyor. Espad'in çalışmasında "Esrar kullanımı, hem hayatın bir noktasında içmiş olmak hem de güncel kullanım anlamında arttı" denildi.

13 yaşından önce her gün sigara içenlerin oranı ise 1995-2015 arasında yüzde 10'dan yüzde 4'e
geriledi.

'Alkol kullanımında azalma'

Alkol kullanımı yüksek seyrederken, hayatının bir noktasında içenlerin oranı yüzde 89'dan yüzde 81'e düştü. Gençler arasında en az alkol kullanımı olanlarsa Danimarka hariç, kuzey Avrupa ülkeleri.
Avusturya, Bulgaristan, Hırvatistan ve Macaristan'da ise alkol tüketimi yüksek.

Genelde uyuşturucuyla mücadele yasalarında yer almayan yeni psikoaktif maddelerse amfetamin, ecstasy, kokain ve LSD gibi maddelerden daha sık kullanılıyor.

Bu alanda yüzde 8 ile başı Estonya ve Polonya çekerken, Avrupa ortalaması yüzde 4.

Bakterilerle mücadeleyi kaybediyoruz

Gereksiz ve aşırı kullanım nedeniyle bakteriler bilinen tüm antibiyotiklere karşı direnç kazanıyor.



İskoç bakteriyolog Alexander Fleming'in 1928'de penisilini keşfi, bulaşıcı hastalıkların tedavisinde çığır açtı. Fakat antibiyotiklerin bilinçsiz kullanımı zamanla arttıkça, bakteriler de kendilerini korumak için yeni yollar buldu.

Canlı organizmalar olan bakteriler, adaptasyon göstererek antibiyotiklere karşı direnç kazanmaya başladı. Öyle ki, bazı bakteri türleri birden fazla antibiyotiğe direnebilir hâle geldi.

Bakterilerin kullandığı 3 yöntem

Mikroorganizmaların direnç için belli başlı üç yöntemi var: 

İlki Mutasyon... Antibiyotikler, hedefle bütünleşerek onu etkisiz hâle getirir. Bakteriler, mutasyon yoluyla yapılarını değiştirerek antibiyotiğin kendileriyle birleşmesini önlemeye başladı. Buna örnek, verem tedavisinde artık Streptomycin ilacının işe yaramaması.

İkinci yöntem Modifikasyon... Çoklu direnç gösteren bakteriler bir araya gelip iş birliği yaparak antibiyotiği parçalayan bir enzim üretebiliyor. Bazı bakteriler penisiline karşı bu sayede direnç kazandı.

Üçüncü yöntem ise Püskürtme... Bakteriler, gözeneklerini kapatarak antibiyotiğin hücreden içeri girmesini bu yolla önler. Hatta bazı bakteriler ilacı hücrelerinden dışarı adeta 'tükürür'. Bu tür bakterilere hastanelerdeki 'fırsatçı' enfeksiyonlarda sıkça rastlanır.

Süper bakteri

Bakterilere karşı elimizdeki tüm silahlar yavaş yavaş tükeniyor. Süper bakteri adı verilen türler baş göstermeye başladı.

Colistin ismi verilen ve enfeksiyonlarda son çare olarak kullanılan, ürettiğimiz en güçlü antibiyotik, “carbapeneme resistant Enterobacteriaceae” (CRE) isimli bakteri ailesine karşı etkinliğini yitirdi.
ABD’li sağlık yetkilileri CRE’yi ‘kâbus bakteri’ olarak nitelendiriyor zira bu bakteriler, enfeksiyona yol açtıkları kişilerin yüzde 50’sini öldürüyor. ABD’deki Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC), CRE’yi ülkenin karşı karşıya kaldığı en acil kamu sağlığı tehdidi olarak görüyor.
2020 yılında süper bakteriler nedeniyle milyonlarca insanın öleceği tahmin ediliyor. cnntürk

22 Eylül 2016 Perşembe

Türkiye sağlıkta 188 ülke arasında 103. sırada

Birleşmiş Milletler'in sağlık alanında dünya genelinde ulaşmayı hedeflediği kalite çıtasında nereye gelindi? İngiltere merkezli sağlık araştırmaları dergisi The Lancet'nin son raporuna göre katedilmesi gereken çok yol var. 188 ülkenin değerlendirildiği raporda Türkiye, 103. sırada yer aldı.

Al Jazeera Türk'ün AFP ve The Lancet'ten tercüme ettiği habere göre, çocuk ölümlerinin önüne geçilmesinde ilerleme kaydedilirken, yoksulluğun tetiklediği sağlık sorunlarında da gerileme söz konusu. Ancak, aşırı alkol tüketimi, obezite ve eşler arasında şiddet alanlarında yükseliş var.

188 ülkeyle 26 yıllık sürecin değerlendirmesini paylaşan The Lancet'in raporunda "İlerleme oldukça değişken bir durum arzediyor" yorumu yapıldı.

Olumlu taraftan bakıldığında ülkelerin yaklaşık üçte ikisi BM'nin 2030 hedeflerini tutturuyor. Ancak HIV, tüberküloz ve çocuklukta aşırı kilo gibi sorunlarda hiçbir ülke henüz hedeflenen seviyeye ulaşamadı. En önemli gelişme doğum sırasında anne ve bebeğin ölmesinin önüne geçilmesi konusunda kaydedildi. Yetersiz beslenme nedeniyle çocuk ölümlerinde de ciddi azalma görülüyor.
Ülkelerdeki sağlık sektörü hizmetlerini en iyiden kötüye doğru sıralayan rapora göre, en iyi sağlık hizmetleri İzlanda'da... En kötüsü ise iç savaşın pençesindeki Orta Afrika Cumhuriyeti'nde.

Avrupa, Kuzey Amerika, Asya'nın bazı bölümler ve Avustralya'da sağlık sektörü iyi işliyor. Afrika'da ise sağlık hizmeti kötü durumda.

'Altın madalya'yı alan İzlanda'yı, Singapur, İsveç, Andorra, İngiltere, Finlandiya, İspanya, Hollanda, Kanada ve Avustralya izliyor.

Listenin en altında Somali, Güney Sudan, Nijer, Çad, Kongo, Burundi, Mali, Afganistan ve Sirra Leone yer alıyor. Süper güç ABD ise 'görece olarak kötü' notunu alarak 28. sırada.

Türkiye ise 103. sırada.


21 Eylül 2016 Çarşamba

Tiroid kanserinde erken teşhis önemli

Son yıllarda artış gösteren tiroid kanserinde erken teşhis ve doğru tanı ile hastalığın başarılı bir şekilde tedavi edildiğini belirten Endokrin Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Erbil, tiroid kanseri tedavileri hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.


Tiroid kanserleri genel olarak iyi seyirlidir ve tüm kanserlerin içerisinde yüzde 1'i oluşturur. Tiroid kanserlerinde kanserin evresine ve türüne göre yayılma oranı oldukça yüksektir. Boyundaki lenf bezlerinin yayılma sıklığı çok daha fazladır. Tiroid kanserinin lenf bezlerine sıçraması durumunda metastazların cerrahi operasyonla çıkarılması gerekir. Hastalığın seyri hastanın yaşına ve tümörün boyutuna bağlıdır. Eğer hastanın yaşı 45'in üzeri ve tümörün çapı ise 4 cm'in üzerinde olursa yayılma oranı çok daha yüksek olur. Tiroid kanserlerinin kötü seyirli alt grupları bulunur. Bu alt gruplardaki kanser türlerinde lokal nüks ve uzak metastaz ortaya çıkabilir. Uzak metastaz tümörün akciğer, kemik, beyin gibi organlara yayılması durumudur. Bu durumda her kanserde olduğu gibi erken teşhis ve doğru tedavi hastalığın seyri açısından çok önemlidir.

Tiroid kanserinin erken teşhisinde belirtiler önemli

Tiroid kanserinin erken teşhisinde boyunda fark edilen sert kitle, nodül ya da nodüllerde ani büyüme, elle kontrol edildiğinde boyundaki kitlenin rahat hareket etmemesi, boyunda şişmiş lenf bezleri, ses kısıklığı ve seste değişiklik, yutma güçlüğü, nefes alma güçlüğü, yutkunurken boğazda takılma hissi ve inatçı öksürük şeklinde görülen akciğer metastazı gibi durumlar tiroid kanserinin belirtileri arasındadır. Ancak bütün bu belirtiler iyi huylu büyük bir guatrın belirtileri de olabilir. Tiroid kanseri ultrasonografi ve iğne biyopsisi ile teşhis edilir. Bu şekilde tiroid nodüllerinin iyi ya da kötü huylu olduğu tespit edilir. Önce ultrasonografi yapılır ve elde edilen bulgulara göre iğne biyopsisi uygulanır. İğne biyopsisinde iğne ile nodülün içinden parça alınarak mikroskop altında incelenerek tümör teşhisi konulur.

Tiroid kanseri tedavi edilebilir

İyi huylu veya kötü huylu nodüller için uygulanan tüm tiroid ameliyatlarına total tiroidektomi denir. Bazı hastalarda kanser çapı 1 cm'den küçük ise tek taraflı ameliyat uygulanabilir. Eğer lenf bezlerine sıçrama varsa lenf diseksiyonu da eklenir. Tümörün çapının 4 cm'den büyük olması durumunda lenf bezine sıçrama olmasa da lenf bezleri çıkarılır. Eğer hastada solunum güçlüğü geliştiği zaman boğaza delik açma yani trakeotomi uygulanması gerekebilir. Tiroid kanserinin erken teşhisi tümörün yayılmasını ve büyümesini engellediği için ameliyatın riskini düşürür. Hayati risk oluşmasını da engeller. Diğer organlara yayılması durumunda uygulanması gereken ameliyat ve tedavi şekli değişiklik gösterir. Bu nedenle tiroid kontrollerinin düzenli olarak yapılması tedavinin başarısı için çok önemlidir. cnntürk

61 yaşında ilk kez anne oldu

İtalya’da yaşayan, 61 yaşındaki Maria Veneruso hiçbir tedavi görmeden hamile kaldı.


İtalyan basınında yer alan haberlere göre; Maria Veneruso ilk kez çocuk sahibi oldu.

Sağlıklı bir hamilelik dönemi geçiren Veneruso ve aynı yaştaki eşi, Napoli yakınlarındaki Caserta kasabasında bulunan bir hastanede önceki gün doğum yaptı. Çift, 3 buçuk kilogram ağırlığında dünyaya gelen oğullarına Elia adını verdi.

Anne ve bebeğinin sağlık durumlarının iyi olduğu açıklandı. Daha önce de 4 kez gebe kalan Maria Veneruso’nun, bunların hepsini düşük yaptığı belirtildi.

Çiçeği burnunda annenin, “Bir rüyamız gerçek oldu. Şimdi bebeğimizin tadını çıkaracağız” ifadeleriyle sevincini dile getirdiği aktarıldı. cnnntürk

İlk insan kafası nakli seneye yapılacak

İtalyan beyin ve sinir cerrahı Sergio Canavero, Rus gönüllü Valery Sipiridonov üzerinde gelecek yıl dünya tarihinin ilk kafa naklini gerçekleştireceklerini açıkladı.


İtalyan beyin ve sinir cerrahı Sergio Canavero, 80 cerrah ile birlikte Rus gönüllü Valery Sipiridonov üzerinde dünya tarihinin ilk kafa naklini gerçekleştirmeye çalışacak.

Birçok bilim insanı ve profesör söz konusu projenin uygun olmadığını belirtirken, İtalyan beyin cerrahı Sergio Canavero ameliyatın başarı oranının çok yüksek olduğunu dile getiriyor.

Kafanın yeni vücuda nakledilmesi ile omurgaya elektrik vererek canlandıracaklarını söyleyen Canavero, vücuda enjekte ettikleri polietilin glikol sayesinde yöntemlerinin başarılı olduğunu söyledi.

İlk kafa nakli için gönüllü olan kişi ise, Werdnig-Hoffmann sendromu olan 30 yaşındaki Rus yazılımcı Valery Spiridonov. Kız arkadaşının nakle karşı olduğunu söyleyen Spiridonov, böyle bir karar almasının nedenini ise “Kişisel motivasyonum, kendi yaşam koşullarımı iyileştirmek, kendi kendime yetebilmek” diyerek açıkladı.

The Independent'ın paylaştığı habere göre, 10 milyonlarca dolara mal olacak ameliyatın ABD ve Avrupa'da gerekli prosedürlerin izin vermemesi nedeniyle Çin'de gerçekleşmesi bekleniyor.

Rus gönüllü Spiridonov'un hayatını kaybetmesi halinde, ameliyatta yer alacak 80 beyin cerrahının cinayetle suçlanacağı belirten uzmanlar, projenin son derece gereksiz olduğunu vurguluyorlar.

Proje ilgilenen bilim insanları ise kopartılan kafa kaslarının naklinin imkanlar dahilinde olmadığını vurgularken, başarıyla tamamlanacak bir ameliyatın bilim tarihine geçeceğini dile getiriyorlar.


Alzheimer’ın belirtileri ve tedavisindeki son gelişmeler…

21 Eylül Dünya Alzheimer Günü nedeniyle Türkiye Alzheimer Derneği'nin düzenlediği toplantıda, hastalıkla ilgili önemli bilgiler verildi. Hastalığa karşı kadınların daha çok tehlikede olduğu, ileri yaşlardaki koku alma bozukluklarının önemli bir belirti sayılabileceği ve hangi yaşam biçimlerinin hastalıkla savaştığı gibi konular tartışıldı. Toplantıdaki önemli konulardan biri de Alzheimer'ın Türkiye'de görülme hızının neden bu kadar arttığı oldu. Bu amansız hastalıkla ilgili diğer bir önemli konu ise tedavisi ile ilgili gelişmeler: 'Aduconumab' molekülü, Alzheimer'ı alt edebilecek mi?


Türkiye’de 600 bin ailenin Alzheimer hastalığı ile mücadele ettiği ve her 3 saniyede 1 kişinin demans hastası olduğu bilgilerinin verildiği toplantıya, Türkiye Alzheimer Derneği Başkanı Prof. Dr. Işın Baral Kulaksızoğlu, Yönetim Kurulu Üyeleri Doç. Dr. Başar Bilgiç, Doç. Dr. Barış Topçular, Hüseyin Beşgül, Revna Demirören gibi uzmanlar katıldı. Uzmanlar, Türkiye’de toplam nüfusun yüzde 8,7’sini oluşturan 65 yaş üstü nüfusun hızla arttığını ve bu nedenle de demans hastalarının sayısında hızlı bir artış gözlemlendiğini belirtti. Önümüzdeki yıllarda ise dünya nüfusundaki Alzheimer hastası oranının katlanarak artacağını öngörülüyor. Peki tıp dünyası bu hastalıkla ilgili mücadelede hangi noktada?

KADINLAR TEHLİKEDE: MEME KANSERİ RİSKİNDEN 2 KAT DAHA FAZLA

Türkiye Alzheimer Derneği Başkanı Prof. Dr. Işın Baral Kulaksızoğlu, hastalığın kadınları daha çok tehdit ettiğini belirterek şunları söyledi: “Elde edilen yeni verilere göre 65 yaşından sonra her 6 kadından 1'i Alzheimer hastası olurken, erkeklerde bu oran 11'de 1 olarak gözlenmekte. Mevcut hastaların 2/3'ü de maalesef kadın. 60 yaşından sonra bir kadının Alzheimer olma riski, kadınlarda çok korkulan meme kanseri olma riskinden 2 kat daha fazla. Bu konuda; hormonal ve biyolojik faktörler, yaşam süresi, iş alanları, eğitim düzeyi, kalp hastalıklarının görülme sıklığı, strese duyarlılık, sık depresyon ve uyku bozukluklarının etkili olabileceği öne sürülüyor.”

KOKU ALGISININ AZALMASI, DEMANS BELİRTİSİ OLABİLİR

Alzheimer tanısı konusunda gelinen son aşamalara değinen Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Barış Topçular, ileri yaşlardaki koku tanıma ve ayırt etme bozukluklarının, Alzheimer hastalığının erken habercisi olabileceğini belirtti. Topçular konu ile ilgili olarak şunları söyledi: “Araştırmalarda koku tanıma testi, bilişsel bozukluk ve demans tanısı için kullanılan iki biyolojik belirteç ile karşılaştırılmıştır. Bulgular bilişsel bozukluk ve demansı saptamada koku tanıma bozukluğunun, MR kullanarak ölçülen entorhinal korteks kalınlığı kadar, hatta daha da iyi bir belirteç olduğunu göstermiştir. Buna karşın koku testi beyinde amiloid plakları gösteren Amiloid PET kadar etkin bulunmamıştır. Ancak, PET incelemeleri koku tanıma testine kıyasla son derece maliyetli ve uygulanması zordur. Daha ileri araştırmalar koku alma testinin demans riskini erken dönemde saptamada kullanışlı bir testi haline gelmesini sağlayabilir.”

ERKEN YAŞLARDA  BAŞLAYAN EĞİTİM VE ZİHİN EGZERSİZLERİ FARK YARATIYOR

Alzheimer’a karşı alınabilecek en erken önlem ise eğitim. Eğitime erken yaşlarda başlayanların ve eğitim düzeyi yüksek olanların Alzheimer’a yakalanma riski azalıyor. Eğitimin koruyucu bir faktör olduğunun nörolojik olarak da kanıtlandığını belirten Topçular, konu ile ilgili araştırmalar hakkında bilgiler verdi. Eğitim ve zihin egzersizlerinin etkisini Topçular şöyle açıkladı: “Wisconsin Üniversitesi Alzheimer Araştırma Merkezi'nde yürütülen çalışmada 268 katılımcıda eğitim düzeyinin Alzheimer Hastalığı gelişimi üzerine etkileri incelenmiştir. 211 sağlıklı birey ile 57 bilişsel bozukluğu olan bireyin katıldığı çalışmadaki bulgular, eğitim düzeyi yüksek bireylerde Alzheimer hastalığında rol oynayan amiloid ve TAU proteinlerinin birikiminin, eğitim düzeyi düşük bireylere kıyasla çok daha az olduğunu göstermektedir. Amerika Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından desteklenen bir grup araştırmacının elde ettiği veriler “bilgi işleme hızı” egzersizlerinin de ileride demans gelişme riskini azalttığını göstermekte. ACTIVE çalışmasında çeşitli bilişsel egzersizlerin sağlıklı bireylerdeki etkileri 10 yıl süreyle izlenmiştir. Altı farklı araştırma merkezinden 2,785 katılımcının olduğu çalışmada bellek egzersizleri, akıl yürütme egzersizleri ve bilgisayarlı “bilgi işleme hızı” egzersizleri karşılaştırılmış ve sadece “bilgi işleme hızı” egzersizlerinin demans üzerine etkili olduğu görülmüştür. 10 yıllık takipte bilgi işleme hızı egzersizlerinin demans gelişme riskinde %33 oranında azalma ile ilişkili olduğu görülmüştür. Biz de Türkiye Alzheimer Derneği olarak Gündüz Yaşam Evlerimizde bilgisayarla dikkat ve bellek rehabilitasyonu uygulamaları başlattık.”

ALZHEİMER’LA SAVAŞAN ALIŞKANLIKLAR

Akdeniz tipi beslenme bütün branştaki doktorların önerdiği bir beslenme türüdür. Alzheimer hastalığı ile ilgili Finlandiya’da yapılan bir çalışmada da yine Akdeniz tipi diyetin önemine rastlandı. Bu tip beslenme ile beraber, düzenli fiziksel ve bilişsel egzersiz yapan ve kalp damar hastalıkları açısından kontrol altında olan bireylerde demans gelişme riskinin daha düşük olduğu saptandı. Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Barış Topçular ayrıca günlük meyve tüketiminin de altını çizdi.

ALZHEİMER’A KARŞI KORUYUCU BİR MUCİZE FORMÜL: DOSTLARLA İÇİLEN BİR KAHVENİN YANINDA 2 PARÇA BİTTER ÇİKOLATA YEMEK

Yapılan araştırmalar, günde 1-2 bardak kahve tüketmenin Alzheimer riskini azalttığını ortaya koydu. Ancak bu miktar arttığında kahvenin koruyucu özelliği ortadan kayboluyor. Kahve türü olarak Türk kahvesi içerseniz bu miktar, 3 fincana çıkabilir.

Diğer bir mucizevi etki de kakaodan… Günde 1-2 parça siyah çikolata da Alzheimer’dan korunmada önemli bir noktada. Ayrıca aktif bir sosyal hayatın, kahve ve çikolatanın etkisi ile birleştiğinde Alzheimer hastalığına karşı önemli bir kalkan oluşturuluyor.

HEYECAN VERİCİ GELİŞME: ADUCONUMAB MOLEKÜLÜ

Alzheimer’ın tedavisi henüz mümkün olmasa da heyecan verici gelişmeler de mevcut. Geçtiğimiz haftalarda Nature dergisinde yayınlanan bir makaleden bahseden Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Başar Bilgiç şu bilgileri verdi: “Nature dergisinde erken dönemdeki Alzheimer hastalarının beyninde biriken amiloid maddesini doz ile ilişkili olacak şekilde temizleyen “Aduconumab” adlı molekülün verileri yayınlandı. Bu verilere göre bu molekül, diğer aşılar gibi beyinden amiloid maddesini temizliyor ama onlardan farklı olarak ilk defa hastalarda gidişatı da yavaşlatıyor. Bazı yan etkiler izlense de bunların bu çalışmada kabul edilebilir yan etkiler olduğu söylenebilir. Önümüzdeki yıllarda bu molekülün ikinci aşama verilerini heyecanla bekleyeceğiz.”

Çocukları şekerden nasıl koruruz?

Şeker tüketiminin kontrolü çocukluktan başlamalı


Tatlıya olan duyarlılık doğuştandır, bu nedenle özellikle küçük yaşlarda şekerli besinlerin tüketimi daha fazla olur. İşte çocukları bu tehlikeli gıdadan korumanın yolları.

Sağlıklı ve yeterli beslenme anne karnından yaşlılığa kadar her dönemde oldukça önemlidir. Çocukların yetişkinlik döneminde sağlıklı beslenme alışkanlıklarının oluşması ve ortaya çıkabilecek kronik hastalıkların önlenmesi için ilk temeller aile desteği ile atılır. Liv Hospital Beslenme ve Diyet Uzmanı Şükran Yıldız, şeker tüketimini önlemenin püf noktalarını anlattı.

GÜNLÜK TÜKETİM EN FAZLA 5 KÜP ŞEKER

Sözcü'nün haberine göre; Çocuklar ben duygusunun geliştiği dönemde kendi besin seçimlerini yapmaya başlar, okul dönemlerinde çocukların beslenme davranışları aile kontrolünden uzaklaşır. Bu dönemde genellikle ön planda sağlıklı besinler yer almaz ve çocuklar arkadaşlarını rol model alır. Bireylerin tatlıya olan duyarlılıkları doğuştandır, bu nedenle özellikle küçük yaşlarda şekerli besinlerin tüketimi daha fazla olur. Şekerin olası zararlarından korunmak için bebeği tatlıyla geç tanıştırmakta fayda vardır. Dünya Sağlık Örgütü'nün önerisine göre şekerden gelen enerji günlük alınan enerjinin yüzde 10'unu karşılar. Çocuklarda şeker tüketimi günlük 5 küp şekeri geçmemelidir. Yapılan bir araştırmada çocukların 4 yaşından 10 yaşına kadar olan süreçte toplamda 5 bin 500 adet küp şeker tükettiği görülmüştür.

ANNE BABALARA TAVSİYELER

Etiket okumayı alışkanlık haline getirin ve çocuklarınıza aşılayın. Besin etiketlerinde yer alan fruktoz şurubu, mısır şurubu, dekstroz, kahverengi şeker gibi ifadelerin aslında birer şeker olduğunu unutmayın!

Hazır meyve suyu, gazlı içecekler, şekerli-aromalı shake'ler yerine su, ev yapımı soğuk meyve çayı, ayran tercih edin. Su tüketimini artırmak için limon, elma dilimi, nane yaprağı içeren suları tercih edebilirsiniz.

Günlük 1 bardağı geçmeden taze sıkılmış meyve suları veya şekersiz kompostolar tüketilebilir. Katkı maddesi olmadan hazırlanmış olan taze sıkılmış meyve suları hem çocukların vitamin-mineral tüketimini artırır hem de vücut için gerekli olan şeker meyvelerde bulunan fruktozdan (meyve şekeri) karşılanır.

ÖDÜL OLARAK ŞEKER VERMEYİN

Şeker ve şekerli besinler ödül olarak tercih edilmemelidir. Çocuklara besinler kesinlikle ödül olarak verilmemelidir. Bu durum sağlıklı beslenme davranışı kazanamamalarının en büyük nedenlerinden biridir. Çocuklara ödül mekanizması olarak sunulan şeker ve çikolata zamanla çocukların beyninde yararlı besin algısına dönüşür.

Çocukların rol model aldığı kişiler şeker tüketimine dikkat etmelidir. Çocuklar 1 yaşından itibaren anne ve babalarını rol model aldıklarından ebeveynlerin yemek yeme davranışları direkt çocuklara yansır. Bu nedenle anne ve babalar tüm yeme davranışlarına dikkat etmelidir. Evde şeker yerine yenebilecek kuru meyve, meyveli toplar gibi sağlıklı alternatifler bulundurulmalıdır.

SAĞLIKLI ATIŞTIRMALAR SEÇİN

Gün içerisinde şeker tüketimini azaltmanın bir yolu da protein içeren kahvaltılardır. İyi bir kahvaltı vücudun açlık mekanizmasını dengeler ve tatlı krizlerini önler. Bu yüzden yumurta, peynir, ceviz/zeytin, tam tahıllı ekmek, mevsim sebzelerinin bulunduğu dengeli bir kahvaltı iyi bir seçenek olacaktır.

Beslenme eksiklikleri şeker isteğini arttırır, bu nedenle eksiklik görüldüğünde vitamin, mineral, omega-3 yağ asidi desteği mutlaka alınmalıdır.

Çocukların şeker tüketimini azaltmak için evde kolay ve eğlenceli atıştırmalıklar hazırlayabilirsiniz. Besleyici bir değeri olmayan kek, kurabiye ve pastalar yerine kuru meyveler, fındık, ceviz, badem veya yulaf unu, tam buğday unu içeren sağlıklı tatlılar tercih edilmelidir.

Okuldan hastalık kapmaması için nelere dikkat edilmeli?

Doç. Dr. Behice Kurtaran, çocukları okula başlayacak ebeveynleri hijyen konusunda uyardı.


Okullardaki ortak kullanım alanlarının enfeksiyona açık yerler olduğunu belirten Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Behice Kurtaran, anne babaları bulaşıcı hastalıklara karşı uyardı.

Yarın başlayacak yeni eğitim dönemiyle ilgili çocuklarını okula gönderecek ailelere ‘hijyen’ konusunda uyarılarda bulunan Doç. Dr. Behice Kurtaran, “Okullar, kalabalık olmaları, toplu kullanıma sahip ders çalışma alanları, tuvaletler, ortak kullanılan bilgisayar ve havalandırma koşulları iyi olmayabilecek derslikler nedeniyle enfeksiyonlara açık alanlardır” dedi. Kızamık, kabakulak, su çiçeği ve Hepatit A gibi temas ve hava yoluyla bulaşan hastalıkların çocuklarda daha sık görüldüğünü anlatan Doç. Dr. Kurtaran, okulda hijyen kurallarına uyulmasını önerdi.

Öğrenciler, öğretmenler ve okullarda çalışanların bulaşıcı hastalıklardan korunmak için nelere dikkat etmesi gerektiğini anlatan Kurtaran, “Eller akan su altında yıkanmalıdır. Sabunun elin her tarafına temas etmesine özen gösterilmelidir. Elin tüm yüzeyi, tüm parmaklar, en az 20 saniye süreyle ovularak yıkanmalıdır. Eller kağıt havlu ya da hava kurutucuları ile kurulanmalıdır. Uygunsa musluklar kağıt havlu ile kapalı konuma getirilmelidir. Dersliklerin gün sonunda düzenli olarak temizlenip havalandırılması gerek” diye konuştu. DHA

Parkinson hastalığının belirtileri nelerdir?

Sinsi olarak ilerleyen parkinson hastalığının en çok bilinen göstergesi titreme. Peki hangi durumlarda görülen titreme parkinson belirtisi sayılabilir? Hastalık genellikle 60 yaş üzerindeki kişilerde ortaya çıksa da genetik olması durumunda genç hastalarda hangi belirtiler dikkate alınmalı? Nöroloji Uzmanı Dr. Özlem Ertürk, parkinsonun bilinmeyenlerini anlattı.


“Ellerim titriyor parkinson hastası mı oldum?”… Parkinsonun belirtileri ile ilgili bilgiler veren Nöroloji Uzmanı Dr. Özlem Ertürk, bu soruya şu yanıtı veriyor: Elleriniz kucağınızda dururken ya da ayaklarınız yataktan aşağı pozisyonda iken titreme oluyorsa büyük ihtimal parkinson hastasısınız.

PARKİNSON, GENÇ YAŞLARDA BAŞLADIĞINDA BU BELİRTİLERİ GÖSTERİYOR

Sözcü'nün haberine göre; Parkinson hastalığının genelde 60 yaş üstünde başladığını ancak çok genç yaşlarda başlayan genetik parkinson hastalığının da mevcut olduğunu belirten Koru Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Özlem Ertürk, dinleniyorken, elleriniz kucağınızda dururken ya da ayaklarınız yataktan aşağı pozisyonda iken titreme oluyorsa büyük ihtimal parkinson hastası olabileceğini bildirdi. Ertürk, “65 yaşının üstündeki insanlarda hastalığın görülme sıklığı yüzde bir. Erkeklerde daha sık görülmektedir” dedi.

Parkinson hastalığının nedeninin beyinde dopamin maddesi eksikliğine bağlı olduğunu ifade eden Nöroloji Uzmanı Dr. Özlem Ertürk, “Hastalık sinsi başlangıçlıdır ve yavaş ilerleyicidir. Bu nedenle hastalar genelde yıllardır ellerinde titreme ve yavaşlık olduğunu söylerler. İlk belirtisi çoğunlukla bir elde başlayan titremedir. Ancak genetik geçişli parkinson hastalığında genç hastalar bazen tek ayağında kasılma veya titreme ile de gelebilir” diye konuştu.

Parkinson hastalığında baş titremesi olmayacağını ifade eden Dr. Ertürk, “Dil, dudak ve çenede istirahat titremesi olabilir. Yürüme, stres altında kalma, sinirlilik mevcut titremeyi artırır” dedi.

PARKİNSON TÜM VÜCUDU YAVAŞLATIYOR

Parkinson hastalığında görülen ana bulgulardan bir diğerinin ”Rijidite” denilen kaslarda sertleşme olduğunu ifade eden Dr. Ertürk, genelde muayenede tespit edilen, hastanın fark etmediği bir bulgu olduğunu ve eklem hareketlerinin kısıtlanmasına neden olduğunu söyledi. Dr. Ertürk, “Parkinson hastalığının özürlülük yaratan en temel belirtisi ise ‘Bradikinezi’ dediğimiz hareketlerde yavaşlamadır. Ardı sıra yapılan hareketlerde bir yavaşlık olur. Bu nedenle yazı yazma, düğme ilikleme, kaşık, çatal kullanma gibi işlerde giderek güçlük başlar. Zamanla oturduğu yerden kalkarken, yatakta sağdan sola dönerken yavaşlık başlar ve hastalar bakıcılarına bağımlı hale gelir. Hareketlerin yavaşlaması sonucunda yüz ifadelerinde donukluk ve el yazılarında küçülme izlenir. Bu hastalarda tüm vücutta yavaşlama olduğu gibi bağırsak sisteminde de bir yavaşlık olur ve oldukça sıkıntı yaratan kabızlık ortaya çıkar” diyerek parkinson hastalığı hakkında bilinmeyenleri anlattı.

Parkinson hastalarında görülen bir diğer bulgunun duruş ve denge bozuklukları olduğunu belirten Dr. Özlem Ertürk, birçok parkinson hastasının yıllar içinde belden öne doğru eğilerek yürümeye başladığını, adımlarının giderek küçüldüğünü ifade etti. Parkinson hastalarının hastalık ağırlaştığı zamanlarda ayaklarını yerden kaldıramadıkları için sürüyerek yürüdüklerini anlatan Dr. Ertürk, “Kolların salınımı da kaybolur, dönmesi gerektiği zaman çok sayıda minik adımla vücut tek bir bütün halinde döner. Bazen de yürüyüşü başlatamama sorunu yaşarlar. Genelde kapı eşiğinde, dar koridorlarda yürüme daha da zorlaşır, kitlenmeler olabilir. Bu nedenle sık düşme atağı yaşarlar. Ancak önlerine çıkan engeli genelde ayağını kaldırarak atlayabilirler” dedi.

PARKİNSONUN BİLİNMEYEN BELİRTİLERİ

Parkinson hastalığında konuşma bozukluğu, ses kısıklığı, depresyon, yorgunluk, eklem ağrıları, salya akması, kabızlık, uyku ve cinsel işlev bozukluğu, unutkanlık, ciltte yağlanma, terleme artışı, idrar kaçırma ve huzursuz bacak sendromu gibi durumların sık görüldüğünün altını çizen Dr. Ertürk, “Parkinson hastalığı tanısı konulduğu zaman tedavisi hemen başlanmalıdır. Tedavideki gecikmeler hastalığın seyrini kötüleştirip hastanın daha kısa sürede bakıma muhtaç hale gelmesinde etkilidir. Bu nedenle kendinizde veya yakınlarınızda ellerde veya bacaklarda titreme oluyorsa biran önce nöroloji uzmanı ile görüşmenizde fayda vardır” diye konuştu.

Koca kafalıysa daha zeki

İngiltere'de yapılan bir araştırma, bebeklerin kafa büyüklüğü ve zekaları arasındaki bağlantıyı ortaya koydu.

İngiliz bilim insanlarının 50 bin yeni doğmuş bebekle yaptıkları araştırma, büyük kafalı bebeklerin daha büyük beyne sahip olduğunu ortaya koydu.

Bebeğiniz koca kafalı diye üzülmeyin. Çünkü bebeğinizin kafa büyüklüğü arttıkça ileriki yaşlardaki IQ seviyesi de doğru orantılı bir şekilde artıyor.

Sağlıksız kırtasiye ürünlerine dikkat!

Uzmanlar anne babaları uyarıyor: Denetimi yapılan yerlerden okul malzemesi alın



Yeni eğitim-öğretim yılı için okul alışverişi yaparken, sağlığı tehdit eden kırtasiye ürünlerine dikkat edilmeli. Denetimleri sık yapılan yerlerden alışveriş yapılması gerektiğini belirten uzmanlar, kanserojen maddelere karşı uyarılarda bulundu.

2016-2017 yeni eğitim-öğretim yılı yarın okullarda çalınacak ilk zille birlikte açılacak. Yeni eğitim-öğretim yılı öncesi öğrenci velileri de çocuklarının okul malzemelerini tamamlamak için kırtasiye alışverişlerine hız verirken, kalemden, boyaya, defterden çantaya kadar birçok okul malzemesinin kanserojen madde taşıma olasılığı velileri alışveriş yaparken tedirgin ediyor.

Çocukların sağlığını tehlikeye atmamak için öğrenci velilerine uyarılarda bulunan kırtasiyecilere göre ise bu tedirginliği ortadan kaldırmanın en önemli yolu okul malzemelerini, denetimleri sık yapılan kırtasiyecilerden almaktan geçiyor. Yeni eğitim öğretim yılı öncesi velilere, kırtasiye alışverişleri konusunda uyarılarda bulunan kırtasiyeci Mehmet Uludağ, piyasada hemen hemen her yerde kırtasiye malzemelerinin satıldığını belirterek, “Kırtasiye malzemesi satan birçok yerde denetim yok denecek kadar az. Hal böyle olunca bu yerlerde satılan ürünlerin çoğunda kanserojen madde riski var. Bizim kırtasiyeciler olarak denetimlerimiz ise sık sık yapılıyor, bundan dolayı bizim ürünlerimizin hiçbirinde kanserojen madde bulunmuyor” diye konuştu.

Çocukların okul malzemeleriyle içli dışlı olacağını bundan dolayı da ürünlerin sağlıklı olması gerektiğini vurgulayan Uludağ, “Mesela bir çocuk okul çantasıyla yatıp kalkacak ve çantaya sürekli içli dışlı olacak, ders çalışmak için elini çantaya sürecek sonra o eli tekrar ağzına sürecek. Eğer bu çanta kanserojen madde taşırsa o maddeyi çocuk vücuduna alacak ve sağlığı bozulacak. Velilerimiz buna çok dikkat etmeliler, bahsettiğimiz bu konu çok ciddi bir konu” dedi. Sağlık Bakanlığının kırtasiyecileri sık sık denetlediğini de aktaran Uludağ, “Bakanlıktan yetkililer sürekli gelip bizleri denetliyor. Bu denetimlerde bütün okul malzemeleri için denetimler yapılıyor ve faturalar kontrol ediliyor. Bir sıkıntı olduğu zaman hakkımızda derhal işlem yapılıyor. Tabi bu denetimler sadece kırtasiyecilere yapılıyor, diğer yerlerde bu denetimlerin yapıldığını bilmiyoruz” şeklinde konuştu. Sözcü

Baş ağrısı ile savaşmanın 10 yolu

Baş ağrısı hepimizin kabusu. Ancak bu ağrıyla baş etmenin çok basit yolları var.


Stres, şehir yaşamı ya da az su içmek… Bunların hepsi baş ağrısını tetikleyen etmenler. Yaşam kalitesini etkileyen bu ağrıdan kurtulmak içinse yapabileceğiniz birçok şey var. Liv Hospital Nöroloji Uzmanı Dr. Aylin Yavuz, alabileceğiniz 10 önlemi sıraladı.

Ilık duş alın

Gün içinde gerilen kasları gevşetmek için ılık bir duş yapın. Ne çok sıcak ne de çok soğuk olmalı. Ilık duş kasları gevşeterek baş ağrısından korunmanızda yardımcı olacaktır.

Dinlenin

Aşırı yorgunluk da gerilim tipi baş ağrısına neden oluyor. Bu yüzden dinlenmek ya da istirahat etmek ağrıyı önlemek için çok önemli. Dinlenmeye geçildiğinde kan dolaşımı düzenlemeye başlıyor, böylece tüm organlara, özellikle de beyne oksijen girişi artıyor. Beyinde artan oksijen girişi ağrında koruyucu etki gösteriyor.

Bol bol su tüketin

Yaşam kaynağımız olan su, kan dolaşımını kolaylaştırıyor ve vücuda gerekli olan elektrolit ile minerallerin dengesini sağlıyor ve baş ağrılarında koruyucu etki yapıyor. Bu nedenle günde 2 litre su tüketmek çok önemli. Alkol, kafein ve şeker tüketimini de azaltmak kan dolaşımını rahatlatıyor ve arak ağrı yapıcı maddeleri uzaklaştırıyor.

Stresten uzak durun

Günlük yaşam kalitesini bozan depresyon ve anksiyete gibi psikiyatrik bozukluklar baş ağrısını tetikleyen önemli etkenlerden. Yoğun stres altında olduğumuz dönemlerde çok kısa süreliğine de olsa ortamdan uzaklaşmak, kendimize zaman ayırmak stresten korunmamızı ve baş ağrısından korunmamızı sağlayacaktır.

Soğuk /sıcak uygulaması yapın

Sıcak veya soğuk uygulaması özellikle gerilim tipi baş ağrılarından kurtulma da çok işe yarıyor, gergin kasları gevşeterek baş ağrısından kurtulmada yardımcı oluyor. Sıcak uygulamayı ılık bir havluyla, soğuk uygulamayı ise bir beze küçük buz torbalarıyla yapabilirsiniz. Şakak ya da boyun bölgesi üzerinde bir süre tutun ardından 20 dakikada bir olmak üzere uygulamayı 3 kere tekrarlayın. Baş ağrısından kurtulmanızda yardımcı olacaktır.

Gevşeyin

Baş ağrılarını önlemek için stresten uzak durmak ve mümkünse gevşeyebilmek çok önemli. Bunun için derin nefes alma, yoga, davranış terapileri ile akupunktur gibi gevşeme terapilerinden faydalanabilirsiniz. Gevşemeyi başardığınızda beyninizdeki serotonin düzeyi artacak ve baş ağrısından korunacaksınız.

Uyku düzeni çok önemli

Kaliteli uyku sağlığımız için en az su içmek kadar kaliteli büyük önem taşıyor. Özellikle uyku sırasında salgılanan melatonin hormonu, vücudumuz için oldukça faydalı. İyi bir uykunun başlıca ölçüsü ise sabah dinç uyanmak ve gün içinde zinde hissetmek. Uyku düzeninizi günde 6 saatten az, 10 saatten de fazla olmamak şeklinde düzenleyin.

Duruşunuza dikkat edin

Yanış duruş kasların gerginliğini artırarak sağlık açısından pek çok probleme yol açabilir. Kasların gerginliğini azalmak ve baş ağrılarını önlemek için doğru duruş çok önemli. Vücudunuzun dik olmasına dikkat etmelisiniz.

Öğün atlamayın

Uzun süren açlık baş ağrısını tetikleyebiliyor. Bu yüzden öğün atlamamak gerekiyor. Ara öğünlerle birlikte günde 5-6 öğün beslenmeyi ihmal etmeyin.

Düzenli egzersiz yapın

Düzenli egzersiz demek baş ağrılarının azalması demek. Düzenli yapılan egzersiz mutluluk hormonunun salınmasını sağlıyor, kan dolaşımını düzenliyor ve kasları gevşetiyor. Sözcü

19 Eylül 2016 Pazartesi

Sakın tavukları öpmeyin!

Amerikan Salgın Kontrol ve Önleme merkezi (CDC) kamuoyundan tavukları ve civcivleri öpmemelerini istedi.



Bu ilginç açıklamanın ardında çok ciddi bir sorun yatıyor.

Merkezin elde ettiği son verilere göre son dönemlerde insanlarda salmonella hastalığında artış yaşanıyor.

Verilere göre salmonellanın insanlara bulaşmasında birincil faktör tavuklar.

Peki salmonella tavuklardan insanlara nasıl geçiyor?

CDC'in raporuna göre 1990-2014 arasında tavuklardan insanlara geçen salmonella vakalarının yüzde 13'ün tavuklara sarılma ve tavukları öpmeden kaynaklanıyor.

Merkez bu vakaların çoğunun da çiftliklerde değil evlerde gerçekleştiğinin de altını çiziyor.

Vakalara bakıldığında bu hastaların yüzde 46'sının evinde tavuk ya da civciv beslediği ortaya çıktı.

Hatta yüzde 10'u tavukları yatak odalarında besliyor. cnntürk

Diş teli hakkında doğru bilinen 5 yanlış

Ortodonti Uzmanı Dr. Hatice Kübra Kavaz, diş teli ile ilgili doğru bilinen yanlışları sıraladı.


Genellikle çocukluk döneminde kullanılsa da artık yetişkinlerin de diş teli taktırmak için sık sık kliniklere baş vurduğunu belirten Ortodonti Uzmanı Dr. Hatice Kübra Kavaz, önemli bilgiler verdi.
Diş telinin, diş kökü ve kemiklere zarar vereceği, çürük oluşumuna neden olacağı söyleniyor. Bunlar tamamen yanlış ve kulaktan dolma bilgilerdir. Ortodontik tedavi hastanın ağız bakımına azami özen gösterdiği ve 4-6 haftalık periyodik kontrollerine uyduğu sürece ömür boyu sağlıklı ve düzgün dişler sunar” diye konuştu.

DİŞ TELİ HAKKINDA DOĞRU BİLİNEN 5 YANLIŞ BİLGİ

Hospitadent Diş Hastanesi Ortodonti Uzmanı Dr. Hatice Kübra Kavaz, halk arasında tel tedavisi (ortodontik tedavi) hakkında doğru bilinen yanlışları açıkladı.

1.Çapraşık dişler zamanla düzelir.

Hayır düzelmez. Üst çene ve/veya alt çenesi normalden ileri veya geride olan, üst dişleri alt dişlerini çok fazla örten ya da hiç örtmeyen, dişleri çapraşık veya boşluklu olan, diş eksikliği, diş fazlalığı veya gömülü dişleri bulunan bireylerin ortodontik tedavi ihtiyacı bulunmaktadır.

2. Diş teli, çürük ve leke oluşumuna neden olur.

Hayır diş teli çürük oluşturmaz. Diş teli takmadan önce nasıl ağız ve diş bakımımıza özen gösteriyorsak aynı özeni diş teli varken de göstermeliyiz. Çünkü ortodontik tedavi süresince ağız içerisinde diş tellerine bağlı olarak gıda artıklarının mesken edineceği daha çok tutucu alan oluşur. Ağız ve diş bakımı tam olarak yapılmaz, dişler fırçalanmaz, hijyen alışkanlığı kazanılmaz ise çürük oluşumu kaçınılmazdır. Kısacaağız hijyeni tam olarak sağlandığında diş teli çürük oluşturmaz.
Diş teli leke de yapmaz. Halk arasında leke diye tabir edilen aslında etkili fırçalama yapılamaması sonucunda oluşan white spot denilen beyaz nokta çürükleridir. Beyaz nokta bu çürüklerin genel adıdır, bu çürükler sarı turuncu lezyonlar şeklinde de oluşabilir.

3. Dişlerin tel ile yerlerinin değiştirilmesi diş köklerine ve kemiklere zarar verir

Hayır vermez. Öncelikle dişin nasıl hareket ettiğinin bilinmesi gerekir. Ortodonti tedavisinde dişlere en basit tabiriyle itme ve çekme kuvvetleri uygulanır, dişlere uygulanan kuvvetler fizyolojik yani dokuya zarar vermeyen kuvvetlerdir bu kuvvetler sayesinde dişin gittiği yerde kemik yıkımı olurken geldiği yerde ise yeni kemik yapımı olur. Bu sayede tedavi esnasında dişlerde minimal düzeyde sallanmalar olmasına karşın diş yuvasından çıkmaz. Kısaca dişlerin tel ile yerlerinin değiştirilmesi diş köklerine ve kemiklere zarar vermez.

4. Tel tedavisinden sonra dişler eski halini almaz

2. aşama tedavi olan pekiştirme tedavisi yapılmadığı takdirde dişler eski haline döner. Ortodontide temel bir kural vardır. Dişler daimi tedavi öncesindeki konumlarına dönmek isterler. Bu nedenle pekiştirme tedavisiyle birlikte mevcut düzelmenin kalıcı hale getirilmesi çok önemlidir. Bu tedavi dişlerin iç kısımlarına retainer denilen tellerin yapıştırılması ve hastanın aktif tedavi sıklığında olmasa da dönem dönem kontrol edilmesi durumudur. Hastalar pekiştirme tedavisi hakkında en çok ‘'Zaten 1.5 senedir tel takıyorum tam çıktı derken simdi de iç kısma mı tel takacaksınız ?'' diye yakınırlar ancak pekiştirme tedavisinde kullanılan teller son derece ince olan ve takıldıktan 3 gün sonra varlıkları dahi hissedilmeyen tellerdir.

5.Yaşça büyük kişiler diş teli takamaz, taksa da işe yaramaz

Hayır, yaşça büyük kişiler de takabilir! Çapraşık dişler yalnızca çocuk yaşlarda düzelir düşüncesi de doğru bilinen bir yanlıştır. Diş teli her yaşta takılabilir. Günümüzde tel tedavisi talebiyle ortodontiste başvuran erişkin hasta sayısı oldukça fazladır. Erişkin hastalarda daimi diş kayıpları sonucu oluşan boşluklara komşu dişler devrilir ve bu durum ideal protez ve/veya implant yapımını imkansız hale getirir. Bu sebeple günümüzde bu tarz problemler için kısa süreli ortodontik tedavi talebi erişkin hastalar arasında oldukça yaygındır.

Ancak çene problemlerinin tedavisi için ağaç yaş iken eğilir atasözü geçerlidir. Erişkin hastalardaki çene problemleri ciddi boyutlarda değilse kompanzasyon denilen maskeleme tedavisi uygulanarak diş hareketleriyle çene problemleri maskelenebilir. Buna rağmen erişkin hastalarda ileri boyuttaki çene problemlerinin tedavisi için cerrahi alternatifler düşünülmelidir.

Çocuklarda kalp hastalıklarının 6 belirtisi

Çocuk hekimleri, rutin muayenelerinde kalpte ek ses “üfürüm” ile kasık nabzı eksikliği durumlarını saptayabilir. Ancak hastalık bulgu vermeden sessiz de ilerleyebilir...


Doğumsal kalp hastalıkları canlı doğan her bin çocuktan 5-8'inde görülüyor. Çocuklarda kalp hastalıkları yüzde 20 oranında yenidoğan döneminde ağır tablolarla ortaya çıkıyor ve acil tedavi gerektiriyor. Bu nedenle kalp tarama testlerinin yapılması yaşamsal önem taşıyor. Kalp hastalıklarının erken müdahalesinde bir başka önemli nokta daha var, o da bazı belirtilerde zaman kaybetmeden doktora başvurmak. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Arda Saygılı çocuklarda en sık görülen kalp hastalıkları belirtilerini sıraladı, yaşamsal öneme sahip önerilerde bulundu.

KALP HASTALIKLARININ 6 BELİRTİSİ

1. Morarma

Özellikle yenidoğan döneminde kalp hastalığı şüphesi uyandıracak en önemli bulgu, morarmadır. Morarma çocuklarda özellikle eforla, yenidoğanda ise ağlama ve beslenme anlarında artıyorsa, bu durum kalp anomalisinde çok önemli bir belirtiyi oluşturuyor. Bu nedenle morarması olan her yenidoğanda ve çocukta mutlaka kardiyolojik muayene ve bunu tamamlayan oksijen satürasyonlarının ölçümü, ekokardiyografi, EKG (elektrokardiyografi) gibi kalp testlerin yapılması gerekiyor.

2.Büyüme ve gelişme geriliği

Kalbin metabolizmanın ihtiyacını karşılayamadığı durumlarda çocukta büyüme gelişme tablosu normal ilerlemeyebiliyor. Ancak çocuklarda kalp yetmezliği bulguları net bulgu vermeyebiliyor. Bu nedenle büyüme ve gelişme sorunu olan çocuklarda özellikle kalp kası hastalığı olup olmadığının saptanması hayati önem taşıyor. Çünkü kalp kası hastalıkları ani yaşamsal sorunlar yaratabiliyor.

3. Göğüs ağrısı

Göğüs ağrısının en sık nedenini kalp hastalıkları oluşturmasa da, tarama testi niteliğinde kardiyolojik kontrol yapılması gerekiyor. Çocukta özellikle spor yaparken eforla birlikte göğüs ağrısı varsa mutlaka kardiyolojik testler yapılmalı, kalp kası hastalığı, doğuştan koroner arter anomalisi olup olmadığı kanıta dayalı olarak netleştirilmeli.

4. Bayılma

Bayılma, nörolojik ve metabolik nedenler dışında kalp kası hastalıkları ve ritim anormallikleri nedenleriyle de oluşabiliyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Arda Saygılı bu durumda kalbin yapısının ekokardiyografi, ritim düzeninin de EKG ile incelenmesinin büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor.

5. Çarpıntı

Kalpte gerek dinlenme anında gerekse efor sonrasında oluşan çarpıntılar çok önemli. EKG ile kalp ritim anormalliği olup olmadığı kalp doktoru tarafından araştırılmalı. Çok yavaş veya çok hızlı kalp atımları mutlaka EKG ile kontrol edilmeli.

6. Aşırı terleme, çabuk yorulma

Metabolizmanın artmış iş gücünü karşılayamayan kalpte zamanla kalp yetmezliği gelişebiliyor. Hipertiroidi, anemi, demir eksikliği gibi durumlar kontrol edildiğinde terleme veya çabuk yorulma
ciddiye alınmalı.

ERKEN MÜDAHALE HAYATİ MESELE

Hamilelikte doğumsal kalp hastalıklarının tanısı da mümkün oluyor ve erken müdahale hayat kurtarıyor. Bu nedenle hamilelikte düzenli muayenenin asla atlanmaması gerekiyor.

Doğumsal kalp hastalıkları her zaman bulgu vermediği için hayatı aniden tehdit eden durumlar oluşturabiliyor. Dolayısıyla her çocukta mutlaka bir kez de olsa kardiyolojik testler yapılmalı, kanıta dayalı olarak doğumsal hastalık olmadığı netleştirilmeli.

Sportif aktivite çağına gelen her çocukta, EKG ve ekokardiyografi gibi kalp testleri mutlaka yapılmalı.

Erişkin yaşta oluşabilecek kalp ve damar hastalıkları çocukluk çağında başlıyor. Çocuğunuzu kalp hastalıklarına karşı korumak için erken yaşta spor yapmasına teşvik edin ve doğal gıdalarla beslenmesine dikkat edin. Unutulmayın ki “spor kalbin dostu, şeker ise düşmanı”dır.

17 Eylül 2016 Cumartesi

Bakanlık devrede! Ameliyatlar durdu

Adana’da özel bir hastaneye giderek ‘katarak ameliyatı’ olan 17 kişiden 10’u görme kaybı yaşadığı iddiasıyla savcılığa şikayette bulunmuştu. Adana İl Sağlık Müdürlüğünce yapılan inceleme sonucu, "hastaların göz ameliyatında enfeksiyon kaptığı" iddia edilen hastanenin ameliyathane faaliyetlerinin durdurulduğu bildirildi.



Sağlık Bakanlığı, Adana'daki bir özel hastanede "hastaların göz ameliyatında enfeksiyon kaptığı" iddiasıyla ilgili yazılı açıklama yaptı. Medyada, "Görmek İçin Gittiler Kör Oldular" başlığıyla yer alan haberlerdeki iddiaların bakanlıkça yakından takip edildiği vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Söz konusu olayla ilgili Adana İl Sağlık Müdürlüğümüz tarafından yapılan inceleme sonucunda özel hastanenin ameliyathane faaliyetleri durdurulmuştur. Ayrıca Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın talimatıyla müfettiş görevlendirilerek soruşturma başlatılmıştır. Yapılacak inceleme ve soruşturmalar sonucunda, ihmal ya da kusur tespit edilmesi halinde gerekli yasal işlemler uygulanarak kamuoyuyla paylaşılacaktır." DHA

Erkekler de kadınlar kadar göz estetiği yaptırıyor

Botoks uygulaması ve göz kapağı estetiği ameliyatları artık kadınlar kadar erkeklere de yapılıyor. Erkekler botoks uygulaması ile alın ve göz çevresindeki kırışıklıklarını gidertiyor.



Botoks uygulaması ve göz kapağı estetiği ameliyatları kadınlar kadar erkekler tarafından da tercih ediliyor. Bu bilgiyi veren Göz Hekimi Op. Dr. Lale Geribeyoğlu Aras. Bir nörotoksin olan ve deri altındaki kasların kasılmasını engelleyerek etki gösteren botoksun, günümüzde kozmetik olarak yaygın şekilde kullanıldığını söyleyen Aras, uygulama sayesinde özellikle alın ve göz çevresindeki kırışıklıkların giderildiğini dile getirdi.

2000'li yıların başından beri kullanılan botoksun, mutlaka uzman hekimler tarafından yapılması gerektiğini de kaydeden Op. Dr. Lale Geribeyoğlu Aras, "Botoks uygulamasını yapacak kişinin belli bir eğitimden geçmesi gerekiyor. Yanlış uygulamalar, göz kapağı düşüklüğü ve şekil bozukluğuna yol açabiliyor. Botoks uygulaması, ihtiyaç durumu göz önüne alınarak 25 - 65 yaş aralığındaki insanlara uygulanabiliyor. 4 - 6 aylık periyotlarla uygulama tekrar ediliyor. Sonraki seanslarda, kırışıklığın ilk haline göre daha az olduğu gözleniyor. Son dönemde kadınlar kadar, erkekler de göz kapağı estetiği operasyonları yaptırıyor" diye konuştu.

Göz kapağına estetik mümkün

Göz için uygulanan kozmetik işlemlerden birinin de göz kapağı cerrahisi olduğunu kaydeden Op. Dr. Lale Geribeyoğlu Aras, göz kapağının yapısı nedeniyle sarkmaların sıklıkla görüldüğüne dikkat çekti.
İnsanların yüzde ilk baktığı noktaların başında gözlerin geldiğini ve sarkık bir göz kapağının da bazı kişilerde estetik sıkıntılara yol açtığını ifade eden Op. Dr. Aras, sözlerine şöyle devam etti:

"Göz kapağı sarkması, ağırlık hissi ve görme alanının daralmasıyla kişiye rahatsızlık hissi veriyor. Göz hareketlerinde de sıkıntı yaşanabiliyor. Göz kapaklarındaki fazla doku, ameliyatla alınıyor. Estetik dikiş sayesinde iz kalmadan iyileşebiliyor. Hastalar birkaç gün içinde eski yaşamlarına dönebiliyor."

16 Eylül 2016 Cuma

Çocuklarda göz tembelliğinin 9 belirtisi

Çocuklarda göz tembelliğinin belirtileri hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Özgül Altıntaş, ilk 6. aydan itibaren yapılması gereken göz muayenesinin önemini anlattı.


Göz tembelliği her 20 çocuktan birinde görülüyor. Körlüğe neden olmasa da görme keskinliğinde azalmaya ve derinlik hissi algılanmasında güçlüğe neden oluyor. Yetişkinlik döneminde pek çok sorunun ortaya çıkmasına neden olabilen göz tembelliğini, Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş anlattı.

10 YAŞINDAN ÖNCE TESPİT EDİLMELİ

Çocuklarda göz tembelliğine iki göz kırılma kusuru (gözlük numarası) arasında asimetri olması, astigmat, katarakt, göz kapağında düşüklük, şaşılık ve aile öyküsü gibi etkenler yol açıyor. Derinlik hissi olarak da adlandırılabilen 3 boyutlu görme, yaşamın ilk aylarından itibaren her 2 gözden gelen görüntülerin beynin görme merkezinde birleştirilmesi ile gelişmeye başlıyor. Sağlıklı bir üç boyutlu görmenin oluşması için her iki gözün belli bir düzeyde görme yetisine sahip olacak şekilde gelişmiş olması gerekiyor. Bir veya iki gözde görme yetisi yeterince gelişmezse göz tembelliği oluşuyor. Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş erken tanı ve erken tedavi ile örneğin 7-10 yaştan önce tespit edildiğinde göz ve beyin gelişimini henüz tamamlamadığı için göz tembelliği ile baş etmenin mümkün olabildiğini ifade ediyor.

İLK GÖZ MUAYENESİ NE ZAMAN OLMALI?

“Geç tanı gecikmiş tedavi demektir. Özellikle bir de göz tembelliğinin tedavi edilebileceği yaş dönemi geçirilirse yapılabilecek bir şey kalmıyor” uyarısında bulunan Prof. Dr. Özgül Altıntaş sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu nedenle çocuklar doğumdan sonraki rutin pediatri muayenelerinde, anormal bir durum olmasa da; ilk 6 ayda, 1. yaşta, 3.yaşta ve 6. yaşta göz muayenesinden geçirilmeli. Basit miyopinin başladığı 9 yaş civarında tekrar değerlendirilmeli ve kırılma kusuru varlığında yıllık olarak takip edilmeli” Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş özellikle iki göz kırılma kusurlarının birbirinden farklı olduğu durumda genellikle gözlerin dış görünüşünde farklılık olmadığı ve okul öncesi dönemdeki çocuklar şikâyetlerini ifade edemedikleri için göz tembelliğinin tanı ve tedavisinde gecikildiğine dikkat çekerek, “Gözler 7-10 yaş arasında gelişimini tamamladığı için 10 yaşından büyük çocukların çok azında tedaviye olumlu yanıt alabiliyoruz” uyarısında bulunuyor.

GÖZ TEMBELLİĞİNİN 9 BELİRTİSİ

Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş göz tembelliğine neden olabilecek durumların belirtilerini şöyle sıralıyor:

*Bir gözünü kapalı tutma

*Sık sık göz kırpma

*Gözlerini kısma ya da ovalama

*Oyun oynarken topu tutma, ayakkabı bağlama veya düğme ilikleme gibi el-göz koordinasyonu gerektiren işlerde zorlanma

*Okurken veya televizyon seyrederken başını sürekli bir yöne çevirme

*Okurken veya yazarken çok yakından bakma, satır kaydırma veya sürekli parmakla takip etme

*Yakın işleri sevmeme

*Kısa sürede dikkat dağılması veya dalgınlaşma

*Okulda tahtayı netleştirebilmek ve yazılara odaklanabilmek için sürekli kendini zorlama sonucu oluşabilecek sık baş ağrısı şikâyeti.

ERKEN TEDAVİ GÖZ TEMBELLİĞİNİ İYİLEŞTİRİYOR

Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş ”Tedavide ana prensip tembelliği yol açan sorunun düzeltilmesi ve sağlam gözün kapatılarak beynin tembel göz ile ilgili bölgesinin kullanılmasını sağlamak.” diyerek tedavi sürecini şöyle anlatıyor: “Kapama tedavisinin süresi tembelliğin derecesi ile çocuğun yaşına göre hekim tarafından belirleniyor ve düzenli takip gerekiyor. Bu yöntemler ile 10 yaşın altındaki çocuklar tedaviye olumlu cevaplar veriyor” Sözcü

15 Eylül 2016 Perşembe

Çocuklarda bademcik ve geniz eti sorunlarına dikkat

Özellikle vücudun hastalıklara karşı savunma sistemlerinden bademcik ve geniz eti ile ilgili sorunların çeşitli enfeksiyonlara neden olduğunu belirten uzmanlar, bu nedenle ailelerin okullar başlamadan önce çocuklarını muayene ettirerek gereken önlemleri almaları gerektiğini bildirdi.


Okulların açılmasına sayılı günler kala çocukların sağlık kontrollerinin ihmal edilmemesi gerekiyor. Acıbadem Adana Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feyha Kahya Aydoğan, yaptığı açıklamada, bademcik ve geniz etinin, bağışıklık sisteminin çalışması için gerekli salgıların ve hücrelerin yapımında önemli bir rol oynadığını vurgulayarak, "Bebeklik döneminde geniz eti ve bademcikler küçük olsa da, anneden geçen bağışıklık salgıları sayesinde bebeğin bağışıklık sisteminin fazla çalışmasına gerek olmuyor. Ancak 2 yaşından itibaren çocuğun kendi bağışıklık sistemi görev yapmaya başlıyor. Bu yaştan itibaren çocuğun kendi bağışıklık sistemi vücuda giren bakteri, virüs gibi mikroplar, alerjenler, kimyasallar ve diğer yabancı maddelerle tanışıyor. Bu dönemde çocuklarda enfeksiyon riski daha yüksek oluyor. Aynı zamanda bağışıklık sisteminin fazla çalışması nedeniyle bu yaşlarda bademcik ve geniz eti büyümeleri de sık görülüyor" dedi.
Dr. Feyha Kahya Aydoğan, enfeksiyonların ve geniz eti-bademcik büyümelerinin en sık gözlendiği 3 ile 9 yaş arasında özellikle dikkatli olunması gerektiğini belirtti.

Uyku apnesine yol açabiliyor

cnntürk'ün haberine göre; Bademcik ve geniz eti büyümesi ve çeşitli iltihaplanmaların çocuklarda geçici veya kalıcı hasarlar bırakabildiğini söyleyen Dr. Aydoğan, "Bademcik ve geniz etinde büyüme görülmesi, burundan solunuma engel olup, kulak ve sinüslerin de boşalımını bozarak işitme kaybı, horlama, ağızdan nefes alıp-verme, gece öksürükleri, burun akıntılarına yol açabiliyor. Kronik geniz eti iltihapları veya büyümeleri ortodontik bozukluklara, yüz gelişiminde bozukluklara ve konuşma bozukluğuna da neden olabilir. Bademcik ve geniz eti büyümeleri ise üst solunum yolunu daraltacak boyuta ulaştığında horlama ve uyku apnesi gibi ciddi sorunlar oluşturabilir. Böyle durumlarda mutlaka bir uzman doktora danışılması gerekir" diye konuştu.

Solunumu engelliyorsa çözüm ameliyat

Solunumu engelleyen geniz eti ve bademciklerin yaş sınırı olmaksızın cerrahi yöntemler ile alınması gerektiğine dikkat çeten Dr. Aydoğan, şunları kaydetti:

"Cerrahi işlem uygulanacak çocukların operasyona engel olabilecek herhangi bir sağlık sorunu bulunuyorsa, öncelikle bunun tedavi edilmesi önem taşıyor. Çocuklarda sık tekrarlayan bademcik enfeksiyonları veya bademcik ve geniz eti iltihaplanmasına bağlı orta kulak iltihabı sıklıkla görüldüğü durumda planlanan ameliyatların ise 3 yaşından sonra yapılması öneriliyor."

İlaç tedavisinin yarar sağlamadığı durumlarda cerrahi yollara başvurulabileceğini söyleyen Dr. Aydoğan, bu ameliyata karar vermek için kullanılan kriterleri şöyle sıraladı:

- Üst solunum yolunun bademcik ve geniz eti büyüklüğüne bağlı olarak tıkanması.

- Bademcik etrafında apse.

- Kötü huylu tümör şüphesi.

- Çene yapısını bozan geniz eti ve bademcik büyümeleri.